"Kafanın söylediklerini duymakla kalbinden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbinin konuşması sonsuzluktan gelir." Aborjin Öğretisi

“EVLATLARIM ARKADAŞLARIMIZIN KANINI YERDE BIRAKMAYACAĞIZ”

327753

1995 yılı Kasım ayı idi, 4 ncü tertip olarak askere gitmem isteniyordu. Sülüsümü almış ve çok sevinmiştim. Komando çavuş adayı olarak Isparta-Eğridir’e gönderiliyordum. Akşam olup da bu haberi aileme verince evdekiler şaşırmış ve ne diyeceklerini kestiremez bir haldeydi, birkaç günüm kaldığını ve yakınlarımla vedalaşacağımı söylediğimde annem ağlıyordu. O günlerde terör azmış katliam üzerine katliam yapıyordu, bu durumlarda annemi oldukça üzmüştü çünkü sonuçta bende Güneydoğu’ya gidiyordum…

Otogara kalabalık bir şekilde davul zurna eşliğinde uğurlandık. Veda faslı bir asır gibi geldi.. yüreğim kan ağlıyordu. Anneme belli etmiyor, etrafıma gülücükler saçıyordum. Okunan istiklal marşının peşinden otobüslere binerek, gardan ayrıldık…

On saatten fazla süren yolculuğun ardından sabahın erken saatlerinde Isparta’ya varmıştık. Komando Birliğinin nizamiyesinden içeri biraz tereddütlü ve heyecanlı bir şekilde girdim, biz her gün bu dağa mı tırmanacaktık acaba?

Burada Manga ve Unsur Komutanı olan Çavuş adayları ve Tim Komutanı olacak Asteğmenler eğitiliyordu. İlk gece iliklerime kadar donmuş bir vaziyette 3 kişi bir ranzada sabahlamıştık. Ertesi gün doktorların ve bölük komutanının incelemesinden sonra diğer adaylar başka birliklere sevk edildi. Burada bize yatak yapmaktan tıraş olmaya pek çok şey öğretildi. İçtimada Bölük Komutanımız öyle bir konuşma yaptı ki, hepimiz adeta aslan kesilmiştik. Her gün doz artırılarak sabah koşusu, ağır bir spor ve silah eğitimleri yapıyorduk. Bu olay akşamları da devam ediyordu. Güneydoğu’da görev yapmış komutanlarımız bize yaşadığı olayları anlatıyor ve sıkı bir eğitimin önemi konusunda bilinçlendiriyordu: Evlatlarım eğitimde ter dökmeyen cephede kan döker”, sözünün kıymetini doğuya gidince daha iyi anlayacaktık”.

O günlerde Ege de Kardak Adaları krizi patlak vermişti, ayrıca doğudan gelen acı haberlerle beraber iyice hırslanmıştık. Üç aylık komando eğitimimizi tamamladık, dağıtımımın Mardin Midyat Komando Tugayına çıktığı söylendi. Görevlerin en kutsalına; şehit ve gazilerin intikamını almaya, vatan topraklarını korumaya gidiyordum, tek korkum vardı: MAYIN ! 

Demek ki kaderde varmış, kan beni çekiyordu.

Bölge riskli olduğu için önce uçakla Gaziantep’e, oradan konvoyla Midyat’a geçecektim. uçakla Gaziantep’e vardım. Şehir merkezinde gelsin kebaplar, girsin tatlılar… Ertesi sabah, toplanma bölgem Şanlıurfa’daki Zırhlı Tugaya teslim oldum. Kalacak yer sorunu vardı. Bazen sandalye bazen yerde yatarak barakalarda iki gün geçirdik. Sonra Mardin’e yola çıktık. Her yerde sıkı bir güvenlik göze çarpıyordu, “Acaba başka bir ülkede miyiz?” diye düşündüm Jandarma timleri ve panzerler eşliğinde Midyat’a vardık. “Burası adeta tarih kokuyordu, etraf eski evler ve kiliselerle doluydu. Buralarda erkekler kafalarına poşu denen başörtüler bağlıyordu”.

Düzenli bir şekilde birliğe çıkarıldık. Birlik merkezi tepelik bir yere kurulmuştu, kayıt bilgilerimizi aldılar. Uçak hangarlarına benzeyen Amerikan tipi barakalara yerleştik. üstleri toprakla kaplı olduğundan dışarıdan tepe sanılıyordu. Yatak olmadığı için beton zemin üzerinde kurduğumuz 30 santim genişlikte olan kampetlerde yatıyor,  sabahın 3 ünde uyandırılıyorduk;

Artık her sabah 05 te uyandırılıp güne kahvaltı ve çay dağıtmakla başlıyor, peşinden ağır bir eğitim ve spor yaptırılıyordu. Geceleri saat 01 den önce uyumamıza izin vermiyorlardı. Üst devrelerimiz yemeden sofraya oturamıyor, kalan yemeklerle idare ediyorduk. Bir kaç gün sonra branş ve meslek seçmeleri yapıldı, beni eğitimimden dolayı S3’e (Harekat- İstihbarat ve plan-eğitim kısmı.)ayırdılar. Devremde 4 çavuş adayı olduğu için Havan Takım Komutanı ve diğer Bölük Komutanları da beni istiyordu. Diğer arkadaşlar sıhhiye ve muhabere çavuşu olacak, ben karargâh veya ihtisas silahım olan Havan Manga Komutanlığına ayrılacaktım. “Tabi ki binbaşı iyi bir seçim yapmış beni yanına almıştı”. Midyat komandoları denince bölgede ses soluk kesilirdi, tugayımız terörle mücadele birlikleri içinde en seçkin birliklerin başında geliyordu.

Burada en büyük sorunumuz toprak bitleri ve uykusuzluktu, keza bitlerin bir tanesi neredeyse pirinç tanesi büyüklüğündeydi. Tugayda yarı eziyet içinde 3 haftamız yeni dolmuştu ki; Siirt merkezine taşınmamız emri geldi, askeri birlik taşınması gerçekten çok zormuş. En büyük eziyeti yine alt devreler çekmiş, birkaç günlük hazırlıktan sonra geniş güvenlik önlemleri içinde taşınmıştık. Gideceğimiz bölgede bizi nelerin beklediği belli değildi. Yeni tugayımıza vardığımızda adeta harabeye dönmüş suları akmayan, elektrik tesisatı bozuk, tuvaletleri pislik içinde terkedilmiş binalarla karşılaştık. İçimden bunun faturası yine bize çıkacak diye geçirdim nitekim öyle olmuş tüm eziyeti yine alt devreler çekmişti. Bir ay kadar kısa bir sürede tadilat ve temizlik işlerini tamamladık aynı zamanda, sporumuzu branş ve silah eğitimlerimizi de ihmal etmemiştik. Haftada bir mutfak görevi geliyor herkes kaytarıyor fakat ben kıdemli olduğum için kaytaramıyordum. Allah’a şükür hiç aç kalmıyordum ama yemek kokusundan tiksiniyordum, üstelik buda yetmezmiş gibi tugaya operasyon için gelen diğer birliklerinde yemek sorunu bize düşüyordu.

Tugayın pistine helikopterler inip kalkıyor; bazen yaralı ve şehit bazen de operasyonlara gidip gelen taburları ve malzemeleri taşıyordu. Her helikopter sesinde piste koşar ne olduğuna bakardık, bazı zamanlarda kanlar içinde gelen askerleri sedyelerle 30 Yataklı Tugay Hastanesine taşırdık. Allah’ım ne korkunç manzaralardı kiminin eli kolu yoktu, kimisi de şehit olmuştu, aileler bu durumları görse acaba evlatlarını gönderir miydi buralara? Böyle zamanlarda iyice hırslanıyor, elimizden bir şey gelmediği için içimiz kan ağlıyordu, elbette yakında bizimde operasyonlara çıkma sıramız gelecekti.

Bir gün tugay komutanımız bizleri toplayıp burada ki eğitimimizin tamamlandığını birkaç taburun operasyonlar ve iç güvenlik sağlamak için dağlara gideceğini söyledi. Bizim taburumuz Botan Vadisi üzerinde teröristlerin geçiş bölgesi üzerinde olan Sağırsu ve Ekmekçiler adlı iki dağ karakoluna gönderildi. Buradaki Jandarma bölüğü geri çekilmiş ve taburumuz bu bölgeye takviye edilmişti. Kurmuş olduğumuz çadırlarda kalıyor, aynı zamanda kalabileceğimiz binalar inşa ediyorduk. Eğitimlerimiz devam ediyor bazen Gabar, Çaçi ve Curaf Dağlarına uçar birlik operasyonları düzenleniyordu. O günlerde Lice ve Kulp taraflarında Atmaca 1 Operasyonu düzenlenmiş birçok terörist etkisiz hale getirilmişti fakat bizim de şehit ve yaralılarımız vardı. Bu operasyona katılmamıştık fakat bizim taburlardan biri katılmıştı, seyyar çadır mutfağımızda televizyon izlerken dinlediğimiz haberlerden ve telsiz irtibatından bu olayı duymuş kahrolmuştuk. Şehitlerin içinde arkadaşlarımız vardı, çadır birden karıştı bir arkadaşımın akrabası da şehit olmuştu. Arkadaşımız kendini yerlere atıyor hırsını masa ve sandalyelerden çıkarıyordu, onu hemen revire kaldırıp doktor Asteğmenimizi çağırtmış sakinleştirici iğne vurdurmuştuk.

“Kahretsin birkaç gün sonra bayramdı, bizse oturmuş çocuk gibi ağlıyorduk, o gün hep birlikte intikam yemini etmiştik”. Birkaç gün sonra Tugay komutanımız bayramlaşmaya geldiğinde, O’da yemin etmiş;

–  Evlatlarım arkadaşlarımızın kanını yerde bırakmayacağız, demişti.

Dediği gibi de olmuş bölgede yapılan seri operasyonlarda sayısız terörist imha edilmişti. ”Üzüldüğümüz nokta arkadaşlarımızı katlettikleri gibi ölülerine bile mermi sıkmış organlarına kadar kesip yakmış olmalarıydı, bunların ne tür bir hayvan olduğunu kimse anlamamıştı”.

Günler su gibi akıp geçiyordu, alt devrelerimiz gelmiş rutin işlerimizin bazılarını onlara devretmiş, daha önemli görevlerle uğraşıyor bazen emniyete, bezen de yol güvenliğine ve arama tarama görevlerine çıkıyorduk. Taburda S3 teki görevime bakıyor, diğer zamanlarımda Havan Takımı ile eğitim yapıyordum. Havan Manga Komutanıydım ve görev anında mangamın başına geçmem gerekiyordu. S3 ten sorumlu binbaşımın ara tayini Kıbrıs’a çıkınca görev yerimi tamamen Havan Takımına kaydırdılar. Aynı zamanda takıma zimmetli, bizde ki adıyla baykuş olan, NİKON marka uzun menzilli dürbünle çevreyi izleyip keşif yapıyordum. Zevkli olduğu kadar yorucu bir görevdi, insanın gözlerini rahatsız ediyordu, bu yüzden yanıma birkaç kişi daha vermişler sırayla dağları izliyorduk.

Bu izleme görevini yaparken, birçok defa geçiş yapan terörist gruplarını tespit ettik ve böylece birçok terörist timlerimizce ele geçirildi. Hatta bir gün yabancı ve genç bir bayan ile 15 yaşlarında bir erkek teröristi de yakalattım. Saçı başı pislik içinde olup pis kokularından dolayı yanlarına yaklaşılamayan bu teröristlere banyo yaptırılıp, tıraşlarının yapılması, temiz elbiseler giydirilip karınlarının doyurulması açıkça gücüme gidiyordu. Onlar bize kurşun sıkarken biz onlara Türk misafirperverliği yapıyorduk, acaba onlar bunu yapar mıydı? Hayır hiçbir zaman yapmazlardı. Hatta birçok kere şehitlerin cesetlerine dahi işkence yapan bunlar değil miydi? Bazen de aldığımız görüntüler vadinin ve tepelerin arasında kayboluyor timdeki arkadaşlarımdan;

–  Görmesen olmaz mıydı? diye fırça yiyordum.

Çünkü her görüntü bir görev, sıkı bir yaya takibi idi bazen elleri boş dönüyorlardı. İşte o zaman tabur sabaha kadar baskın olabilir diye uyumuyordu.

En büyük hobilerimden biri fotoğraf çekmekti, gittiğim her operasyonda ve görevde birkaç poz bitiriyordum. Günlük emniyet ve arama tarama (AT) görevleri devam ediyor bazen bende bu görevlere gidiyordum. Ben aynı zamanda yarım kilometre kadar uzağımızda ki köyde öğretmenlik yapan ve güvenlik sebebiyle taburda ikamet eden öğretmen bir ağabeyimizi küçük bir timle beraber köy ilkokuluna götürüp getiriyordum. Daha önceki bir çatışmada ele geçirilen teröristlerden biri bu köyde ikamet ettiği için güvenlik şart olmuştu.

Yine bir gece taburdaki rütbeliler toplantı yapmışlardı. Bir operasyon hazırlığı olduğunu hemen anladım. Lice ve Kulp taraflarına düzenlenecek bir operasyon için, önce Siirt’teki tugayımıza katılacak daha sonra tüm tugay bölgeye gidecektik. Ertesi sabah için hazırlıklar yapılmış, bizi almaya gelen askeri kamyonlarla tugaya hareket etmiştik. Bu arada biz yokken taburu ve bölgeyi koruması için birkaç piyade bölüğü de bizim karakola gönderilmişti. Tugaya varmıştık, operasyonun büyüklüğü hakkında kimsenin bilgisi yoktu, ben oradaki birlikleri görünce durumun ehemmiyetini anladım.

Ertesi gün çarşı ve ihtiyaç için izin verilmiş hiç kimseyle konuşmamamız emredilmişti. Aylar sonra ilk kez çarşıya çıkmış öncelikle sıcak bir banyo için hamama gitmiştik. Çünkü karakolda su ve banyo sorunu vardı. Alışverişlerimizi yapıp güzel bir yemek yedikten sonra tugaya döndük. Botumda bir yırtık vardı ve bot kesinlikle bu görevi çıkarmazdı. Zor bela levazımdan brandalı yazlık bir bot temin etmiştim. Operasyon bölgesini takım komutanımdan bir şekilde öğrenmiştim; daha önce Atmaca 1 adıyla yapılmış olan operasyonun yapıldığı ve arkadaşlarımızın şehit olduğu bölgeye düzenlenen bir görevdi. Atmaca 2 adını taşıyordu ve çok kapsamlı bir görevdi, bölgedeki birliklere takviye olarak gidiyorduk, “Arkadaşlarımızın kanını yerde koymamak için bir fırsattı”. 

Sabahın erken saatlerinde kalk emri verilmişti, çantalarımızı ve silahlarımızı araçlara yükleyip sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra hareket edildi. Tugaydan uğurlanırken başta Tugay Komutanı ve Alay Komutanları olmak üzere tüm personel sıraya girmiş bir vaziyette marş söyleyip selamlayarak bizi uğurladılar. Eğlenceli fakat bir o kadarda yorucu olan bir yolculuktan sonra Diyarbakır-Silvan Jandarma Komando Birliğine vardık. Geceyi bu birliğin bahçesinde geçirdik. Sabah kahvaltısından sonra araçlarla hareket ederek operasyon yapacağımız bölgeye yakın bir mevkii de araçlardan inerek intikale yayan devam ettik. Hava aşırı sıcaktı, görev uzun süreceği için yükümüz de ağırdı. Yürümekten artık ayaklarımız şişmiş ve su toplamıştı, birkaç saatte bir verilen kısa çök molaları yeterli gelmiyordu. Bazı arkadaşlarımız mola verebilmek için çatışma çıkmasına bile razı olduklarını dile getiriyordu.

Akşam karanlığı çökmüş, terkedilmiş bir köyün arama tarama faaliyetlerini tamamlamıştık. Fakat geceyi geçirmek için bölgenin en güvenli ve hâkim tepesine çıkmamız gerekiyordu. Gecenin o karanlığında bir süre daha intikal ettikten sonra konaklayacağımız yere vardık. Dinlenme zamanımız gelmiş çatmış herkes kendini yere bırakmıştı. Bulunduğumuz tepe kabak gibi açıktı, ne bir ağaç, ne de mevzii yapabileceğimiz kaya parçaları vardı. Bu operasyonda tabur komutanına yakın olup koruma ve aynı zamanda postalık yapma emri almıştım. Komutan herkesin herhangi bir taciz tehlikesine karşı taş toplayıp mevzii yapması emrini verdi. Tüm birlik homurdana homurdana olmayan taşları bulmaya ve başını sokacak bir yer hazırlamaya çalışıyordu, sonunda sırt çantalarımızı siper olarak kullanmaya karar verdik.

Ertesi sabah şafakla beraber uyandık, reçel, meyve suyu, poşet çay ve konserveden oluşan kahvaltımızı tamamlamamızla birlikte tepelerden aşağı intikale başladık. Timler yol üzerinde avcı kollarına ayrılmış, arama tarama faaliyetleri yapıyor ve emniyet alarak ilerliyor, istihkamcılar ise mayın detektörleri ile mayın arıyordu. Bir aşağı bir yukarı vadileri ve tepeleri aşıyorduk, bir ara öyle bir bölgeye geldik ki ağaçlık ve yeşilliklerle kaplıydı ve yanından küçük dereler akıyordu. Detektörler sürekli ötüyor herkes bir arkasındaki arkadaşını uyarıp;

  • Dikkat et mayınlı bölge, diye uyararak istihkâmcılar tarafından işaretlenmiş yerleri gösteriyordu.

Saatlerce birbirimizi uyararak intikale devam ettik, artık detektörler zemindeki her şeye ötüyordu. En sonunda üs bölgesi olarak kullanacağımız ağaçlık ve hâkim bir tepeye vardık.

Bölge daha önce teröristlerce kullanılmış mayın ve tuzaklama yapılmış olabileceği için istihkâmcılar tarafından arandı. Çevre tuzaklanmış ve mayın döşenmişti, bir kısmını temizleyip etrafını işaretleyerek bölükleri uyardık. Öncelikli olarak helikopter inebilecek bir pist yeri ayarladık. Gece olmadan önce tüm ağır silahları kritik mevkilere timleri ve üs bölgesini koruyacak şekilde mevzilendirdik. Gece çökmüş termal kameralar ve gece görüş dürbünleri çalıştırılmış, olabilecek sızma ve tacizler için emniyet timleri uyarılmıştı.

Sabahın erken saatlerinde helikopter seslerine dikkat kesilmiştik. Dürbünü karşı tepelere sabitlemiştim. Orada bir grup vardı ve kobra helikopterlerimiz orayı ağır top ve bombalarla dövüyordu. Daha sonra Taktik Alay Komutanı ve Tabur Komutanımız dürbünün başına geçmiş durumu inceliyordu. Helikopterler işini bitirdikten sonra timlerimiz arama ve tarama görevi için bölgeye gönderildi. Bir grup teröristi ölü ele geçirmiş kaçanların peşine ise timlerimizi yollamıştık. Bense bir taraftan tepelere bakıyordum, çevremizdeki tüm hakim tepelere helikopterlerimizce timler bırakılıyordu.

Su ve kumanya sıkıntımız başlamıştı. Bulunduğumuz çevre ağaçlık ve tuzaklanmış olduğu için tuvalet sorunumuzu bile gidermeye çekiniyorduk, zira gündüz birkaç yerde daha mayına rastlamış ve ürkmüştük. Aksine dar bir alanda mevzilendiğimiz için ihtiyaç gidermek için uzaklaşmamız gerekiyordu. Üstelik başımıza birde sinek ve zehirli böcek sorunları çıkmıştı. Aşağıda bulunan vadideki akan dereyi görüyor su almaya inemiyorduk. Sonunda ağır silahlarımız değişik yönlere sabitlenip korumamız alındıktan sonra 20 – 25 kişilik bir timle taburdaki tüm boş pet şişeleri toplayarak doldurmak için aşağı indik. Dere neredeyse kurumak üzereydi içi yosun ve küçük kurtçuklarla doluydu, ne yazık ki başka seçeneğimiz olmadığı için bütün şişeleri doldurup tepeye doğru tırmanmaya başladık. Kendime düşen sularla ilk iş su toplayıp yara olan ayaklarımı yıkayıp, pudraladıktan sonra merhem sürüp havalandırdım. Bu su kıtlığında ayak yıkamam çevremdeki insanları şaşırtmıştı, ama ayaklarım daha çok lazımdı bana.

Ertesi gün pist olarak hazırladığımız yere işaret fişekleri yardımıyla tozu dumana katıp inen helikopter, daha yerdeki tozu kalkmadan tabur komutanımızı alıp havalandı. Komutanımız diş ağrısından kıvranıyordu, bense içimden aklıma gelen bütün argo edebiyatını sayıyordum çünkü bizim derdimiz başımızdan aşmışken o helikopterle diş çektirmeye gidiyordu. İki saat sonra helikopter döndüğünde ben söylendiğim için pişman olmuştum, komutanım helikoptere su ve kumanya ile doldurup geri dönmüş, beni utandırmıştı.

Operasyon çok başarılı geçmiş birkaç gün sonra dönüş yolculuğuna başlamıştık. Yolumuz üzerindeki azgın bir nehri geçerken suya kapılıp giden birkaç jandarma eri hariç zayiatımız olmamış ama gözlerimizin önünde onların suya kapılıp gitmesi hepimizi derinden üzmüştü. O aylarda kar suları eridiği için nehir bayağı azgın akıyordu. Daha sonra öğrendiğimize göre suya kapılan askerlerin biri hariç diğerlerinin cansız bedeni nehir üzerinde bulunmuştu. Araçlara binerek geri dönüş yolculuğuna başladık, geceyi Silvan jandarma komando da geçirdikten sonra ertesi gün Siirt’te bulunan tugayımıza döndük. Burada bir gece kaldıktan sonra Eruh tarafındaki karakolumuza dönmüştük, emekliliği gelen tabur komutanımız tugayda kalmış, yeni tabur komutanımızsa beraberimizde gelmişti. Yeni komutanın göreve başlaması ile birlikte eğitimlerimiz daha da artmış günlük tıraş ve üst baş bakımı yapar hale gelmiştik.

Yeni gelen tabur komutanımız bir sabah bulunduğumuz bölgede arama tarama yapmak ve çevreyi tanımak amacıyla göreve çıkacağımızı söyledi. Çevremizde köyler olduğu ve köylülerin teröristlere haber vermesinden çekindiği için akşam karanlığında yola çıktık. Her zaman olduğu gibi meraklı gözler bizi izliyordu. Yaya olarak intikal halinde ilerliyorduk.

İlk kez bu görevimizde 81 mm’lik havanlar sökülerek parçalar halinde taşınıyordu. Ben bazen namluyu bazen de havanın ayağını taşıyarak arkadaşlarıma yardım ediyordum. Mola vereceğimiz zaman geriye dönüp, ardımızda kimsenin kalmadığına emin olmaya çalışıyordum. Gecenin ilerleyen saatlerinde terörist tehlikesinden dolayı terkedilmiş olan boş bir köyde mola verdik. Tüm ağır silahlarımızı timleri koruyacak şekilde ölü bölgelere mevzilendirdik. Çukurluk bir yerde görünmeyecek şekilde bir ateş yakarak, tabur komutanım ve takım komutanıma çay yaptım. Onlar uyuduktan sonra matımı (bir çeşit minder) yere serip pançomu üzerime örterek birkaç saat uyudum. Sabah olmuş sanki güneş bir başka doğmuştu. İçim içimi yiyordu, benliğimi tuhaf duygular kaplamıştı, bense nedenini bilmiyordum. Kahvaltımızı yapıp yola koyulduk. Ben çok tedirgin bir haldeydim, attığım her adıma dikkat ediyordum, bu gün muhakkak bir şeyler olacaktı. Sanki kan çekiyordu. Bu arada bir grup teröristi kovalayan dost bir bölük yardım istemiş bölgeye yakın olduğumuz için telsizden olumlu cevap vermiştik.

Saat 10 civarları olmuş yüksek bir tepede bulunan teröristlerce boşaltılmış bir köyde mola verip üs bölgesi kurmuştuk. Ağır silahlarımızı mevzilendirip bir bölüğümüzü yardım istenen mevkie yolladık, bizimkiler terörist grubun önünü kesecekti. Bölgenin haritaları açılmış kalan timlerimizi de çevre emniyetimiz için yüksek yerlere çıkarmıştık. Bulunduğumuz yer detektörlerle aranmıştı aranmasına ama ikisinin de arızalı olduğunu biliyordum. Tedirginliğim artarak sürüyordu, arkadaşlarıma;

Bana bir şey olacak, dediğimde güldüler. Köy içindeki havan mevziilerini dolaşıyordum henüz birkaç adım daha atmamıştım ki…

Korkunç bir patlama ile havadaki sükûnet bozuldu. Herkes baskına uğradığımızı sanıp kendini yere atmıştı. Ben bir an roket yediğimizi sandım. Havalanmamla açılan çukura düşmem bir oldu. Herkes panik içinde bağrışıyordu, bense halen ne olduğunu anlayamamış şaşkın bir halde etrafa bakmaya çalışıyordum. Birden gözlerim yanmaya, kulaklarım çınlamaya başladı. Gözlerimi açmaya çalışıyor başaramıyordum, çünkü barut dumanı ve toz toprak gözlerimi doldurmuştu. İlk birkaç dakika yaranın sıcak olmasından dolayı hiçbir acı hissetmedim. Şimdi ise tüm bedenime saplanan şarapnel ve taş parçacıkları canımı feci şekilde acıtıyordu. Allah kahretsin! Adeta ateşe atılmış gibi cayır cayır yanıyordum. Sanki bir oksijen kaynağı ile tüm bedenimi yakıyorlardı. Arkadaşlarım bağırıyor; “Mayına bastım” diye feryat ediyorlardı.

O an anladım, ne yazık ki bir MAYIN’a basmıştım. Olayın sıcaklığı geçiyor, ayağımın acısını iyice hissediyordum.

   –   Allah’ım ben sana ne yaptım, diye bağırdım.

Benim ağzımdan;

         –   Allah’ım ve anneme haber vermeyin, sözleri peş peşe dökülüyordu.

   Annem rahatsız olduğu için ona bir şey olmasından korkuyordum.

Ayağıma bakmaya çalışıyor bir türlü bakamıyordum, zaten kapalı olan gözlerimi başımda bağlı olan bandana ile kapattılar, bir ara gözlerime de bir şeyler oldu diye korkmuştum. Tabur komutanı;

–  Etrafta başka mayınlar olabilir, ona yaklaşmayın, diye bağırıyordu, ama nafile arkadaşlarım beni çok sevdiği için hiç kimse onu dinlemiyordu. Birkaç dakika içinde tüm arkadaşlarım ve sıhhiyeciler başıma birikmişti. Sivilde sağlık memuru olan çavuş bir devrem bana ilk yardım yapıyordu. Doktor asteğmen bile donup kalmış olayı seyrediyordu, arkadaşlarım etrafa küfürler yağdırıp doktora bağırıyorlardı. “İlk müdahalem yapılmıştı, bu arada ben sanki bir fırının içindeymiş gibi yanıyor, tüm acılarıma rağmen sürekli eve haber vermemelerini tembih ediyordum”. Yarım saat içinde helikopter gelmiş, zeminin kayalık ve eğimli oluşundan dolayı bir türlü inemiyordu. Helikopteri bir adam boyu alçaltıp birkaç başarısız fırlatma denemesi yaptıktan sonra, beni helikopterin içine savurdular. Teknisyen astsubay ve bir refakatçi asker beni yakaladıktan sonra helikopter havalanıp tugaya doğru yola koyuldu. Pilota;

         –   Daha hızlı, daha hızlı, diye bağırırken, teknisyen astsubay ise;

         –   Hadi aslanım dayan başarırsın, diye konuşarak beni teselli etmeye çalışıyordu.

Bana bir asır gibi gelen kısa bir uçuştan sonra, helikopterin piste inmesi ile birlikte gelen sıhhiye erleri, beni bir sedyeye alarak 30 Yataklı Tugay Hastanesine doğru koşturmaya baladı. Daha önce telsizle haber verdikleri için tüm sağlık ekibi hazırlanmış beni bekliyordu. Bir ara helikopter pistinin çevresindeki askerlerin seslerini duyduğumda, “Aklıma daha önce yaralı gelince piste koşup ne oldu diye baktığımız zamanlar geldi”. Hastane kapısından  içeri girince, koridorda bekleyen sağlık ekibi beni sedyeden alıp seri  bir şekilde ameliyat masasına yatırdılar.

Bir doktor parçalanan elbiselerimi çıkartmaya çalışırken, diğeri de parçalanan ayak bileğime bağlı olan yarım postalı çıkartmaya çalışıyordu.

         –  O postalı daha dün aldım kesme, deyince millet bir kahkaha attı.

“Aklımca espri yapmıştım! Ama acıdan kıvranıyordum”. Yara temizlenip gereken müdahale yapılınca pistte bekleyen helikopter ve refakatçi bir askerle Diyarbakır Askeri Hastanesine doğru havalandık. Askeri Havaalanına vardığımızda benim ağrılarım artmış sancıdan kıvranıyordum, gelen ambulansın lambasını ve siren sesini hatırlıyorum. Bayılmışım…

Kendime geldiğimde olayın üzerinden 24 saat geçmiş acı içinde kıvranıyordum. Bunun sebebi elinde neşter olan sağlıkçı bir başçavuşun, ayağımdaki yanık olan sinir ve etleri temizliyor olmasıydı. Tekrar bağırmaya başladım, canım çok yanıyordu. Yoğun bakıma giren tabip bir yüzbaşı;

         –   Ne bağırıyorsun lan! diye, bana kızmıştı.

Birden can acısı ile irkilip ağzıma gelen her şeyi saydım. Yanıma gelen Başçavuş ölü dokuları alabilmesi için, uyuşturmadan temizlemesi gerektiğini anlattı. İkna olmuş ve ağzıma yastığı tıkamıştım. O gün öğleden sonra bir ambulans uçak olduğu ve tedavi için üst düzey bir hastane olan GATA ya gönderileceğim söylendi.

Birkaç saat sonra havalanan uçakla Ankara’ya doğru yola çıktık. Uçak kalabalıktı, çok gürültülü bir sesi olduğu gibi, içi de çok soğuktu. Üzerime bir battaniye örttüler. Ankara Etimesgut Askeri Havaalanına indiğimizde, burada bekleyen bir ambulansla GATA’ya sevk edildim. Ambulans hastaneye vardığında, girişte bulunan döner kapıya park etmiş, şoförü ise elindeki evraklarla ortadan kaybolmuştu. İkindi sıcağı ve güneşin tüm ışıkları yüzüme ve yaralı olan ayağıma vurduğu gibi gözlerimi de açamıyordum. Yarım saat geçmesine rağmen beni içeri almamışlardı,  sedyenin gelmesini bekliyordum.

Kahrolası sedyeyi bir türlü getirmiyorlardı. Hırsımdan ve acımdan ağlamaya başlamıştım, bir ara uzanarak ambulansın kapısını açmayı başarmıştım. Gözüme elinde  bir evrakla dolaşan bir yarbay ilişti;

         –  Komutanım, ben Yunan askeri miyim? bir saattir güneşin altında sedye bekliyorum, diye çıkıştım.

Sinirlerim iyice boşalmış hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yapılan bu muamele üzerine sitem ediyordum. Yarbay yanıma gelmiş beni teselli etmeye çalışıyordu. Hiçbir suçu yokken ona patlamıştım. Kapıdaki inzibatlara bağırarak hemen sedye bulmalarını ve beni içeri almalarını emretti. Teşekkür ettim.

O az önce benden fırça yememiş gibi, saçımı okşayıp;

   Geçmiş olsun, diyerek yoluna devam etti.

Beni ilk olarak Plastik Cerrahi Kliniğine çıkardılar. İlk muayeneden sonra Özel Cerrahi kliniğine yatırıldım. Bu klinikte sadece terörle mücadelede yaralanan gaziler yatırılıyordu. Ayağa kalkabilen ve sandalye kullanan tüm gaziler “Geçmiş olsun” demeye odama gelmişlerdi. Benden tecrübeli oldukları için nasihatler edip, beni teselli etmeye çalışıyorlardı. Bir gün her yaralı gibi ameliyathaneye götürülüp, mikro cerrahi operasyonuna alınmıştım. Operasyon yaklaşık 20 saatten fazla sürmüştü. “Allah’ım dakikalar geçmek bilmiyordu. Ben adeta ölüp ölüp diriliyordum. Ameliyat esnasında birkaç kez ayılır gibi oldum. Ameliyathane ve yoğun bakım arasında, 7 kere ölümle yaşam arasında gidip geldiğimi ve beni yedinci müdahalede yoğun bakımda kurtardıklarını hatırlıyorum. Peş peşe dört kez narkoz verdikleri için, artık narkoz veremiyorlar ve normal uyuşturucu iğneler yapıyorlardı. Gözümün her açılışında başımda ağlayan ameliyat hemşiremi görüyordum”.

         –  Yeter artık, öldürecekseniz öldürün! Acı çektirmeyin çocuğa, diye doktorlara bağırıp, ağlıyordu.

   “ Uyuşturucu iğnenin etkisindeydim, sanki bir labirentin içine girmiş, bir türlü çıkış yolumu bulup kurtulamıyordum. Her taraf beyaz bulutlarla doluydu. Adeta bir bulut tarlasının içinde uçuyordum. İnsanların konuşmaları kulaklarımda uğulduyordu, onlara karşılık vermeye çalışıyor, fakat bir türlü konuşamıyordum. Haykırmak istiyordum, sanki dudaklarım birbirine dikilmişti”.

 

   Bir ara öldüğümü sanmış, doktora sürekli;

  • Ben öldüm mü?
  • Ben öldüm mü?
  • Beni gömün
  • Beni gömün, diye peş peşe yalvarıyordum.

En sonunda tamamen kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yoğun bakım odasında buldum. Odada dört yatak ve iki sandalye vardı. Hepsi doluydu. Ameliyatın yorgunluğundan tüm doktorlar birine kıvrılmıştı. Biraz kıpırdamak istedim. Ne yazık ki, iki kolumdaki kan torbaları ve serum şişeleri buna engel oldu, bir de yetmemiş olacak ki boyun damarlarımda bile serum torbası bağlıydı. Acı içinde kıvranıyordum, ağrım kesilsin diye uyuşturucu iğne istedim. Hemen bir ağrı kesici yapıldı.

Doktorlarımdan biri;

  • Ulan ne çok uğraştırdın bizi, senin yüzünden eve gidemedik, hanım bizi evden kovacak, diye takıldı ve;
  • Allah’tan ki çok sağlam bünyen varmış, sporcu olmasan ve bu kadar kuvvetli olmasan seni kurtaramazdık dedi,

   Diğeri ise bir gece önceyi bana hatırlatırken;

–  Ben öldüm mü?, Ben öldüm mü?, Beni gömün, diye şakalar yapıp bana takılıyordu.

Gözlerimi oda içinde dolaştırırken hemşiremi gördüm, sevinçten ağlıyordu. Hemen bir gün öncesini anımsadım. Ameliyatımda ağlayan ve doktorlara bağıran o melek, şimdi de sevinçten ağlıyordu. Ve kendisini o gün bir kardeş kabul ettim, ailem bu durumu öğrendiğinde onu benden fazla sahiplenmişlerdi.

 

GATA’da gerçekten çok acı günlerim ve bir o kadar da güzel günlerim oldu. Daha sonraki yaşantımda da devam ettireceğim dostluklarımın temeli burada atıldı. Kısa zaman içinde çok sevilmiş, gazilerin sözcülerinden biri oluvermiştim. Haklı olduğumuz her konuda terör estirip, bazı art niyetli insanların ve görevini yapmayan hastane personelinin kuyruğuna bastıkça sevgi kadar, bazı gazi düşmanı personelin de nefretini topluyordum.

Haklı olduğum hiçbir konuda taviz vermiyordum. Buna rağmen benim bu davranışlarım ve hak arayışlarım Genel Kurmaydaki ve GATA’daki bazı komutanlarımın takdirini toplamıştı. Bu arada plastik cerrahi ve ortopedi kliniğinde uzunca bir tedavi gördüm. Toplam 23 ameliyat oldum. Şu an TSK Rehabilitasyon ve Bakım Merkezinde tedavi görmekteyim. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdim.

Rehabilitasyon merkezinde yattığım süre içerisinde belki de dünyanın en tatlı ve yardımsever insanıyla tanıştım. Bir gazi olarak tanışmaktan mutlu olduğum bu insan, bana ve tüm gazi arkadaşlarıma yerinde annelik yerinde ise bir öğretmenlik yaptı. Yardımseverliği ve şefkati ile bizleri hayata bağlayıp, birçok yönden kendimizi geliştirmemizi sağladı. Kimi arkadaşımızı evlendirdi, kiminin bir iş sahibi olmasını, kiminin de ev sahibi olmasını sağladı. Bu kişi manevi annem namı değer GATA ANA Bilge KEÇECİGİL’di. Kendisi ile tanıştıktan sonra yönlendirmeleri ile birçok branşta spor yapmaya başladım.  Şu anda TSK Karagücü takımlarında spor yapıyorum, halterde ve okçuluk sporunda birçok derece sahibiyim. Engelli Milli takımına çağırıldım, Türkiye şampiyonu ve Milli Takım sporcusuyum. Hastanede yatarken Edebiyat Camiasına girdim. Bu camiaya girdikten sonra, bir şiir antolojisinde şiirlerim yayımlandı. 2 tane kitap çıkardım ve 3.ncüsü yolda. Yaşama hiçbir zaman küsmedim, her şeye rağmen hayat devam etmekte ve ben süregelen bu yaşam savaşında mücadele etmekteyim. Bunda da başarılı olduğuma inanıyorum.

“Bizler vatanın ve milletin bölünmezliği için Güneydoğu’da canımızı feda edip, kan akıtırken; basının özellikle “AYDIN diye geçinen karanlığın ve bir kısım siyasetçilerin” bizlere yeterince destek olmaması ve üstlerine düşen görevi ifa etmemesinin, orada görev yapan askerleri, gazileri ve şehit ailelerini çok üzdüğü kanaatindeyim.

Bir temennimiz de verilen Gazilik ve şehitlik haklarının diğer ülkelerin standardına çıkarılıp gereken kurumlarca sıkı bir şekilde takip edilmesidir. En önemlisi Güneydoğu’da eğitimsizlik ve ekonomik sorunlar yüzünden dış mihraklar tarafından kandırılan halka hizmet götürülüp bu insanlar kazanılmalıdır. Önemli bir husus da, bölgede askerlik yapmış ruhen ve bedenen yaralanan insanların her türlü sorunlarıyla ilgilenilmesi ve eğer gerekiyorsa psikolojik tedavilerinin yapılarak topluma kazandırılmasıdır. Orada görev yapmaktan hiçbir zaman pişman olmadım, tekrar göreve dönsem yine Güneydoğu’da askerlik yapmak isterdim. Gerçek dostluğu orada anladım.

  

Devlet içinde en çok güvendiğim birim; Türk Silahlı Kuvvetleridir, Gazi bir personeli olmaktan mutluluk ve gurur duyuyorum.

   

Olay Tarihi: 30 Temmuz 1996.                                                    

 

NOT: BİZ KINALI BACAKSIZLAR KİTABINDAN ALINTIDIR…     

Savaş Yücel

Gazi Savaş Yücel 23 Temmuz 1974 Giresun doğumlu. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. Çankaya Üniversitesi İnsan Kaynakları Yönetimi Yüksek Lisans mezunu. 21 Kasım 1995’te Isparta Eğirdir Dağ Komando ve Çavuş Talimgâh Bölüğünde Komando askeri oldu. Manga ve takım komutanlığı eğitimi aldı. Daha sonra Mardin – Midyat komando tugayında ve Siirt 3. Komando tugayında görev yaptı.Siirt’in Eruh ilçesi kırsalındaki 3. Komando taburunda görevliyken, şafak 96 operasyonunda mayına basma sonucu yaralandı. Uzun tedaviler ve 20 nin üzerinde ameliyattan sonra terörle mücadeleden emekli oldu.Şiirle yaşayanlar 2 ve 3 adlı şiir antolojisinde yayınlanmış birçok şiiri ve yedinci baskısı Pozitif Yayınevi'nden çıkmış olan BİZ KINALI BACAKSIZLAR adlı ve üçüncü baskısı Gökbörü Yayınevi'nden çıkmış olan KAN ÇİÇEKLERİ isimli güneydoğu hikayelerini anlatan iki kitabı var.DEVLET ÜSTÜN HİZMET VE ÖVÜNÇ MADALYASI ve BERATI sahibidir. Ankara da ikamet etmekte olup, Genelkurmaya bağlı bir askeri vakıfta çalışmaktadır. Aynı zamanda Türkiye Şampiyonu eski bir Milli okçu ve Antrenör ve amatör Dalgıçtır.

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir cevap yazın