"Kafanın söylediklerini duymakla kalbinden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbinin konuşması sonsuzluktan gelir." Aborjin Öğretisi

Türk Kadını

                                           Fotoğraf- Dursun Ali Sarıkoç012

Sakarya savaşı sırasında erkeklerle beraber cepheye gitmek isteyen 

Tosyalı Nazife Hanımlar

Gördesli Makbuleler

Kılavuz Haticeler

Tayyar Rahmiyeler

Melek Reşitler

Ayşe Fıtnatlar

 İnönü savaşlarında, beşikleriyle beraber sırtlarında cephane taşıyan, sonra da İstiklâl Madalyasıyla ödüllendirilen kahraman kadınlar.

Karadeniz’i hallaç pamuğu gibi atan Rahime Kaptanlar.

Dadaşlar diyarının Nene Hatun’u.

“Millet malıdır, nem kapmasın” diyerek yavrusunu değil, cephaneyi örtenler.

“Vatan aşkından başka sevgi tatmadım” diyen Halime Çavuşlar.

Cephane taşırken donarak şehit olan Şerife Bacılar.

Gelinliğini Kızılay’a bağışlayan Hatice Hanımlar.

Hürriyet ve istiklâl yolunda, namus uğrunda kendisini meş’ale yapan Kerküklü Zehra Bektaşlar. İstiklâl Madalyası sahibi olduğu hâlde devletten  ve kimseden bir şey istemeyen, Kasımpaşa’da yokluk içinde hayata gözlerini kapayan Aşkaleli, Kozanlı Kara Fatmalar.

Balkanlar nere, Tatareli’nin başkenti Kazan nere? Demeyiniz. Onca mesafeyi bir ok atımı gibi gören, Mehmetçiğe yardım için kuş olan Türk kızları; saygıdan karşılarında hazır-ola geçtiklerimiz. Yüreklilikleri erkek arkadaşlarını ürkütenler;

Türk milletine evlât yetiştirmek için gündüz oturmayanlar, gece uyumayanlar; analığı zahmet değil, zevk bilenler.

İlim ve irfan dünyamızı aydınlatan, gönül telimizi titretenlerden  Dilhayat Kalfalar, Safiye Erollar, Âdile Aydalar, Vecihe Daryallar, Fevziye Abdullah Tanseller, Muazzez İlmiye Çığlar ve niceleri…

Körfez savaşı sırasında habercilerin otelden burunlarını çıkarmaktan korktukları, sanal haberlerin şaheserlerini(!) geçtikleri günlerde, mermi yağmuru altında alan araştırması yapanlar kadınlar.. Binlerce kilometre yol tepip, bin bir zahmete katlanıp nice servetleri Türk kültürüne hizmet  etmek uğrunda vakıf çeşme gibi sebil edenler.

Almanya’da işçi olarak çalışan bir Türk kızı 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında, şöyle haykırmıştı: “Devletimizin parası yoksa gemilerimize saçlarımızdan halat yaparız.”

Daha fazla kazanç sağlayan bölümleri kazandıkları hâlde, öğretmenliği seçen; Türk çocuklarına Gökçek Türkçenin inceliklerini öğretmek, güzelliklerini sevdirmek, özelliklerini benimsetmek uğruna kendilerini adayanlar.

20’nci yüzyıl Türk şairlerinin en büyüğü, Şehriyar’ı “Niçin Farsça yazıyorsun? Türkçe yaz!” diye uyaran; Türk musikisinin efsanevî şöhreti Tamburî Cemil Beğ’den sonra gelen en büyük tambur sanatkârı Necdet Yaşar’ı, “Sanatını para için yaparsan sana bu evin kapısını açmam!”diyen kadınlar;eşler.

Enver Paşa’ya: “Enver’im başladığın işi bitirmezsen sana sütümü helâl etmem” diyen ana…

1992’de Kiev’deki olaylar sırasında, polis panzer ve zırhlı araçlarının, gösteri yapan Kırım Türklerinin üzerine yürüdüğü sırada, gözünü kırpmaksızın yolun ortasına yatarak trafiği kilitleyen Vecihe Kaşkadır, Tük kadını…

Türk kadını; İstiklâl savaşı arifesinde yalnız İstanbul’da değil, yurdun dört bir bucağında, Kadıköy kadınlarının yaptığı üzere, aslanlar gibi kükreyip yeri göğü inletirler ama nedendir bilinmez: “Sultanahmet Mitingi  denince, mandacı Halide Edip” denir de başka şey denmez.. Oysa İstanbul mitinglerinde Meliha, Sabahat, Naciye; “Asker Saime” diye anılan Münevver Saime’nin,  Nakiye Elgün’ün vb. adları anılmaz… Nakiye Elgün (Şişli’de bir sokağa nasılsa adı verilmiş!) ile Müfide Ferid Tek’in ayrıca, kalemiyle de hizmet ettikleri nedense hatırlanmaz…Ortalıkta moda terimler dolaşıyor: Feminizm… Çevrecilik… Yeşilcilik… Sloganlar yayılıyor: Çevreyi koru… Yeşili sev… Kadın hakları vb.

İTO Başkanı rahmetli Niyazi Adıgüzel’in feminist ve duygulu bir “bağyan”  gazeteciye söyledikleri aklımıza geliyor: “Feminizm, Nişantaşı sosyetesinin lüzumsuz gevezeliğidir…”Şimdi insaf ile düşünülsün: “Feminizm” denilen duruş; kadını insan saymayanların yahut yarım sayanların, Roma hukukunda olduğu gibi kölelerden bile aşağı tutanların, ona seçme ve seçilme hakkını dün denilebilecek derecede yakın bir geçmişte lütfedenlerin,  “bekâret kemeri” gibi bir rezaleti lâyık görenlerin, binlerce kadını yakanların günah çıkarmasından başka nedir?

Dün; yarlıklarım “Kağan ve Katun buyuruyor ki…diye başlar, Katun’un adı geçmemiş olanı geçersiz sayılırdı. Yeryüzünü yurt, gök kubbeyi çadır; eyeri taht, tulgayı taç bilenler, başlılara baş eğdiren, dizlilere diz çöktüren, yer götürmez ordular sevk eden Kağanlarım yanında Katun olmaksızın elçi kabul edemezdi.

Anadolu Selçuklu Sultanı Melikşah gibi bir hükümdarım (1054 – 1092)  günümüzden yaklaşık bin yıl önce “kadın hakları yasası” çıkarmışken, benim bu ithal mallarına ihtiyacım mı var?

Bulabildiklerimizi, bilebildiklerimizi dillendirmeye çalıştık. Bulamadıklarımızdan, bilemediklerimizden özürler diliyor, aziz hatıraları önünde saygılarla eğiliyoruz…

Hakkında her ne yazılsa az, her ne söylense eksik kalacak olan, erkekliğin yürekliliğiyle kadınlığın erdemlerini birleştiren Türk kadını minnet sana… Rahmet sana… Saygı sana… Sevgi ve selâm sana…

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir cevap yazın