"Kafanın söylediklerini duymakla kalbinden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbinin konuşması sonsuzluktan gelir." Aborjin Öğretisi

YALAN ANITLARI-I.

İdil ve Ural, kuzey Türklerinin yüzyıllardan beri ana yurdudur. Kazan Tatar Türkleri İdil bölgesinde, Başkurt Türkleri ise Ural bölgesinde ikiz kardeş gibi birlikte aynı tarihi yaşamıştır. Kazan Tatarları ve Başkurtlar, Altın Ordu Devleti’nde tek çatı altında hayat sürmüştür. Altın Ordu Devletinin çöküşü Türk Dünyasının parçalanmasına neden olmuştur. Akabinde Kazan Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Nogay Hanlığı, Sibirya Hanlığı, Kırım Hanlığı gibi birçok hanlıklar meydana gelmiştir. Kazan Tatar Türkleri ve Çulman havzasında yaşayan Başkurt Türkleri Kazan Hanlığı’na dâhil olmuş; Başkurt Türkleri, coğrafi konumlarından dolayı bir kısmı Kazan Hanlığı’na, Yayık havzası Başkurtları Nogay Hanlığına, doğu bölgesi Başkurtları Sibirya Hanlığı idaresine girmiştir. 1552 yılında Kazan Hanlığı Korkunç İvan tarafından işgal edildikten sonra, Kazan Hanlığı idaresindeki Başkurtlar da Rus boyunduruğu altına girmiştir.

Günümüzde Kazan Tatarlarının başkenti Kazan, Başkurtların payitahtı ise Ufa şehridir. Kazan Tatar ve Başkurt Türkleri adlarını tarihe yazdıran Türk halklarıdır. Millet hüviyeti olan her halk gibi, Kazan Tatar ve Başkurt Türklerinin de zengin kültürel ve tarihi mirası vardır. Ancak; Türk izlerini taşıyan kültürel miras ve tarih Ruslar tarafından hiçe sayılmakta, tarih boyunca yakılıp yıkılmakta, yok edilmeye çalışılmaktadır. Türklerin tarihini unutturmak, hafızalardan silmek için sahte tarih yazan (yazdıran) Rus yönetimleri, kendi düzmece tarihlerini gerçeğe çevirmek için çeşitli yollara başvurmakta, değişik yapıtlar ortaya koymaktadır. Bu yapıtlar arasında anıtlar da vardır.

Anıt nedir ve niçin yapılır? Önce bu soruya yanıt verelim. Önemli bir olayı veya büyük bir kişinin gelecek kuşaklarca tarih boyunca anılması için yapılan, göze çarpacak büyüklükte, sembol niteliğinde yapı, abidelere, anıt denir. İdil ve Ural’da, Türklerin gerçek tarihlerini anma amacıyla anıt yapılmasına izin verilmezken, Rus işgalini simgeleyen ihtişamlı abideler yükselmektedir. Rus işgalinin simgesi olan bu anıtlar hem Kazan’da hem de Ufa’da bulunmaktadır. İdil ve Ural’da vatanı ve milleti için Ruslara karşı mücadelede şehit düşenlerin anıtı yokken, Rus işgalcilerinin “şehit” olarak adlandırılması ve anıt yapılması Türk tarihi ile alay etmektir. Devir ve dönem ne olursa olsun, yönetim sistemi ve yöneticiler kim olursa olsun Rus politikası aynıdır. Rus işgal siyasetinin, Rus yalanının bir delili olan bu anıtlar, aynı zamanda bütünüyle Rusları da olumsuz etiketleyen bir kanıttır. Asla değişmeyen ve değişmeyecek gibi görünen Rus zihniyetinin bu utanç anıtlarını birlikte inceleyeceğiz.

Kazan’daki İşgal Anıtı

Rus işgali anıtı Kazan

1552 yılının Ağustos ayının sonlarında Ruslar Kazan’ı beşinci ve son kez kuşatmıştır (1487, 1524, 1530, 1550). 150 bin Rus’a karşı 33 bin Tatar kahramanca mücadele etmiştir. Ancak 1’e 5 kişinin denk geldiği eşitsiz ve orantısız bir savaş sonrası Kazan Tatarları Ruslara yenik düşer. 1552 yılının 15 Ekim tarihi, Kazan Tatarları tarihine şehitlerin kanı, dul ve yetimlerin gözyaşı ile yazılan bir tarih olur. Onun için bu tarih asla unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Kazan Tatarları 1552 yılında Rus esareti altına girer. 1552 yılı, Kazan Hanlığı’nın çöküşü ve Kazan Tatar milli bağımsızlık mücadelesinin başlangıcıdır. Yüzyıllardır devam eden bağımsızlık mücadelesinde zaman zaman başarılar da elde edilirse de tarihe girecek kadar büyük kayıplar verilir. Kazan işgali sırasında vatanı, ülküsü ve inançları uğruna şehit düşenler için Kazan’da bir anıt olması gerekirken, Kazan’ı işgal sırasında ölen Korkunç İvan’ın askerlerinin anıtı, gövde gösterisi yaparmışçasına, Kazan Nehri ortasına dikilir. “1552 yılında Kazan’ı ele geçirme sırasında şehit düşen(!) askerler anıtı” diye adlandırılan bu utanç anıtı, Korkunç İvan’ın vasiyeti üzerine başlatılır. 1813 yılında inşaatına başlanan bu anıtın yapımına 1815 yılında, Kazan’da yaşanan büyük yangından dolayı ara verilir. 1823 yılında tamamlanan bu yalan anıtı, Kazan Nehri yakınındaki küçük bir tepede yer almaktadır.

1950 yılında İdil Nehri üzerine Kuybışev Barajı’nın yapılması sonrası nehrin sularının yükselmesiyle birlikte anıtın bulunduğu tepe suların ortasında kalır. Mısır Piramitlerini andıran bu anıt, kare şeklindeki tabana oturtulmuş 4 tane iki sütunlu kemer üzerinde 20 metre yüksekliğindedir. Yapının batısındaki geniş merdivenler, yeraltı makberi üzerinde bulunan kilise girişine götürmektedir. Daha önce mimar N.F.Alferov tarafından tuğla ile kaplanması projelendirilen anıt, yapı başkanı mimar Şmidt tarafından değiştirilmiş ve anıt beyaz taşla kaplatılmıştır. 1830–1832 yıllarında mimar P.G. Pyatnitskiy tarafından gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sırasında anıt biraz alçaltılmıştır. Anıt su ortasında olduğundan, anıta ulaşmak daha önceleri mümkün değildi. 2004 yılında ana yoldan anıta uzanan bir köprü yapılarak, anıt restore edilip ve ziyarete açılmıştır.

2006 yılında Kazan’a gittiğimde bu köprüyü görünce çok şaşırdım. Kazan Devlet Üniversitesi’ne hocalarımı ziyarete gittiğimde işgalcilerin anıtına uzanan köprüyü sordum. Hocalarım, yüzlerinde bir tebessümle “şimdi bizde halklar dostluğu var(!)” şeklinde bir ifade ile yanıtladılar sorumu. Rusya’da ‘halklar dostluğu’, ‘halklar birliği’ tabirleri sıkça dile getirilmektedir. Gerçekte olmayan bu durum,  sadece sözdedir. Ayrıca 2005 yılından itibaren Rusya’da 4 Kasım tarihi “Halklar Birliği Günü” olarak kutlanmaktadır. Tıpkı ‘Minareyi çalan kılıfı hazırlar’, atasözündeki gibi. İşgalci Ruslar suçlarını örtmek amaçlı çeşitli kılıflar uydurmakta, yalanlara başvurmaktadır. Suçlarını meşru hale getirmek için de bayram adı altında vs kanunlar çıkartmaktadır. Gerçekte ise günümüz Rus yönetimi, Rus olmayan milletlerle ne dost, ne de ortada bir birlik vardır…

Kazan’daki  “1552 yılında Kazan’ı ele geçirme sırasında şehit düşen (!) askerler anıtı”, Rus işgalinin ve Kazan Tatar Türklerinin Devletinin yetirilmesinin simgesi ve göstergesidir. Kazan Hanlığı’nın başkenti Kazan’ın işgali sırasında vatanını savunan ve mücadelede şehit düşen Kazan Tatarlarına bugün de bir anıt dikilmemiştir. 1990’lı yıllardan sonra Kazan Şehitlerine anıt yapılması ile ilgili ister şahsi, ister sivili toplum örgütleri, ister bazı milletvekilleri çeşitli başvurularda bulunmuş, ancak yapılan başvurular sonuç vermemiştir. Tataristan’ın başkenti Kazan şehrinde Kazan Tatar Türklerinin kendilerine yer yokken, Rus işgalcilerinin anıtının yükselmesi Rusların “Tatarsız Tataristan” yapma siyasetinin bir parçasıdır.

Başkurdistan’daki Dostluk Abidesi

dostluk abidesi ufa

Rus yalanının diğer bir eseri Başkurdistan’ın başkenti Ufa’da bulunan “Dostluk Abidesi”dir. Bu abide Başkurdistan’ın kendi isteğiyle(!) Rusya’ya katılmasının simgesidir. Eskiden Ufa kalesinin bulunduğu yerde yangından sonra kilise yapılmış Sovyetler Dönemi’nde ise kilise yıkılıp yerini Dostluk Abidesi almıştır. 1957 yılında Başkurdistan’ın kendi isteğiyle Rusya’ya katılmasının 400.yılı kutlanmış ve aynı yılın 14 Haziran tarihinde Dostluk Abidesi’nin temeli atılmış ve “Burada, Başkurdistan’ın Rusya Devletine kendi isteğiyle katılmasının 400. yılı anısına abide yapılacaktır” yazılı bir mermer levha yerleştirilmiştir. Dostluk Abidesi’nin projesi, temel atılmasından 4 yıl sonra yapılmış ve açılışı 7 Ağustos 1965 tarihinde gerçekleşmiştir. Dostluk abidesi, Moskovalı heykeltıraş M.F. Baburin ve G.P. Levitskaya, mimar Ye.İ. Kutırev ve G.İ. Gavrilov tarafından yapılmıştır. Abide, dostluk fikrini simgeleyen 35 metre yüksekliğindeki iki tane dikey pembe granit levhadan ibarettir. Kılıcı andıran bu levhaların kabzası yere gömülü vaziyettedir. 13 metre çapında tabanı olan abidenin temelinde, bronzdan yapılan 6 metre yüksekliğinde iki kadın heykeli bulunmaktadır. Kadınlar, yüzleri bir birine dönük şekilde levhaların iki yanına yerleştirilmiştir. Kadınlardan biri Rusya’yı diğeri Başkurdistan’ı temsil etmektedir. Kadın heykellerin prototipleri gerçek kadınlardır. Rus kadın, heykeltıraş Baburin’in kızı Nadejda, Başkurt kadın ise Ufa’da doğup büyüyen daha sonra Moskova’ya yerleşen Zöhre Moratova’dır. Heykelin ilk örneği olan bu kadınlar gerçek hayatta birbiri ile hiç görüşmemiştir. Rusya ve Başkurdistan’ı simgeleyen kadınların ellerinde barışın simgesi olan defne çelengi bulunmaktadır. “1557–1957” tarihleri oyularak yazılan abidede “Rus ve Başkurt halklarının büyük kardeşçe dostluğuna şan olsun” satırları yazılıdır. Ayrıca abidede, Başkurt beylerinin Rus uyruğuna geçmesini, Rus ve Başkurt işçilerinin el sıkışmasını, inşaatları, tarım, sanayi, bilim ve kültürü simgeleyen dökme demir kabartma şeklinde yapılan 40 tane figür vardır. Ural bölgesinin doğal simgesi olan Ağıydel (Ak İdil) Nehri’nden Abiye’ye doğru çıkan 100 basamaklı granit merdiven mevcuttur. 2006 yılında “Başkurdistan’ın bayındırlaşması yılı” ve Başkurdistan’ın Rusya’ya katılmasının 450. yılı dolayısıyla Dostluk Abidesi restore edilmiştir.

İşin gerçeğine gelince.. Başkurdistan’ın kendi isteğiyle Rusya’ya dâhil olması, külleyen bir yalandır. Zira Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde Başkurt Türkleri var, ancak “Başkurt Hanlığı” diye bir ülke yoktur. Başkurtlar, komşu Kazan, Nogay ve Sibirya Hanlıkları idaresinde yaşamıştır. Rusya’ya kendi isteğiyle katılması, bazı Başkurt boylarının Rusya’ya elçilik heyeti göndermesinden ibarettir. Başkurt Türklerinin tarihi ile ilgili kitaplara baktığımızda Başkurt topraklarının Ruslar tarafından işgal edildiği görülür. Örneğin, Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin ‘Başkurtlar ve ya Başkırtlar’ maddesinde şu bilgiler yer alır: “XVI. yüzyılın sonlarına doğru komşu Kazan ve Astırhan’ı işgal eden Ruslar Başkırtları da tehdit etmeye başladı ve XVII. yüzyılın ilk yarısında ağır ağır ve kanlı mücadelelerle bu ülkeyi de ele geçirdiler. Ancak Başkurtlar fırsat buldukça Rus hâkimiyetine karşı başkaldırdılar”. (Meydan Larousse 1987: 197). Rusların Başkurt şehirlerini işgali ile ilgili Prof. Dr. Zeki Velidi Togan şunları yazmıştır: “Kara ve Ak-Edil nehrinin birleştiği yerde önceden mevcut olan Üfü (Rusça Ufa) kalesini işgal ederek bunu bir Rus kalesine çevirdiler.” (Togan 2003: 18).

Başkurtların “kendi isteğiyle” Rusya’ya katılma olayını, Rudenko da şöyle anlatır: “ Yıl 1552, Kazan Hanlığı Korkunç İvan IV. tarafından işgal edildikten sonra, Min aymağı (boyu-bölgesi) Başkurtları Moskova’ya uyrukluk isteğiyle elçilik heyeti göndermişler. Minlerin katılması, Nogay mirzalarına ve Nogay mirzalarının etkisi altında bulunan bazı Başkurt büyüklerine karşı ciddi mücadeleler sonucu gerçekleşmiştir.

Üsergen, Kıpçak, Bürcen ve Tamyanlardan oluşan ikinci elçilik heyeti de 1556 sonu ve 1557 yılının başında gönderilmiştir. Başkurt şecerelerindeki kayıtlara göre, 2 elçilik heyeti de Moskova’ya kayakla gitmiştir. Onlar da kabul edilerek Minler gibi haraca bağlanmıştır. İşte o zaman Başkurdistan toprağının Yayık ardı Kuban tarafı topraklara(Nogay egemenliğinden boşalan Başkurdistan toprağının bir kısmı) Başkurtların sahiplenmesi hukuku Moskova tarafından onaylanmıştır. Başkurdistan’ın doğu ve kuzey doğu topraklarının ancak küçük bir kısmı 1557 yılından sonra Sibirya Hanlığı idaresinde kalmıştır. Bu kısım XVI. yüzyılın sonu ve XVII. yüzyılın başında, Sibirya Hanlığı çöktükten sonra (1598) Moskova idaresine girmiştir.” (Rudenko 2001: 29). Nogay Hanı İsmail Mirza’nın Rusya’ya katılmasını Zeki Velidi Togan bölgede yaşanan açlık ve mirzalar arasındaki anlaşmazlıklarla açıklamaktadır: “Bu devirde Nogay ulusu iki büyük felaket geçirmiş ve bunun neticesinde de Edil’in doğusundaki Ulu Nogay ulusu dağılarak, Kuban ve Kırım tarafına hicret etmişlerdir. Felaketlerden birincisi 1558 yılında Edil havzasındaki büyük açlıktır, ki bunun neticesinde İsmail Mirza Rus Çarının himayesini kabul etmiştir; diğeri ise 1600 yılındaki açlık ve nizalar (mirzalar arasındaki anlaşmazlıklar) ki bu sıralarda Ulu Nogay’ın son büyük beyi Ormembet Mirza da vefat ettiğinden Nogay ulusunun başına gelen felaket bir kat daha artmıştır ve “On san Nogay bülgende Ormembet Bek ölgende”, yani bir milyon Nogay’ın iflas ettiği ve Ormembet beyin öldüğü zaman, Nogay ve Başkurtlarda bir tarih başlangıcı olarak sayılmıştır.” (Togan 2003: 17). Rudenko’nun verdiği bilgilere göre de; Başkurtların Min, Üsergen, Kıpçak, Bürcen ve Tamyan boyları Moskova’ya elçilik heyeti göndermiştir. Oysa söz konusu Başkurt boyları dışında, Tabın, Yurmatı, Tüngevür, Tamyan, Küdey, Katay, Aylı Barın, Salcuvut, Karşı, Kaylı, Tokuzlar, Duvan, Kırgız, Büler, Türkmen, Uran, Uvanış, Geyne, Bekerin, Kirey, Hinren gibi birçok Başkurt boyu bulunmaktadır. Onun için birkaç Başkurt boyunun Moskova’ya elçilik heyeti göndermesi tüm Başkurtların kendi isteğiyle Rusya’ya katılması anlamına gelmez. Moskova’ya heyet gönderenler de ekonomik şartların zorluğundan Çarın himayesine sığınmak zorunda kalmıştır. Yukarıda da görüldüğü gibi, Başkurtların  “kendi isteğiyle” Rusya’ya katılması olgusu gerçekleri yansıtmamaktadır. Öte yandan Ural bölgesinde o yıllardaki sayısız isyanlar, Başkurtların Rusya’ya kendi isteğiyle katıldı tezini tamamıyla çürütmektedir. Kendi isteğiyle katılan Başkurtlar neden isyan çıkartsın ki? Bölge halkını katleden, doğal zenginliklerini sömüren, vatanını talan eden, halkı haraca bağlayan Rusya’ya Başkurtlar kendi isteğiyle neden katılsın?..Normal şartlarda hiçbir millet, hiçbir devlet kendi isteğiyle başka bir milletin, başka bir devletin boyunduruğu altına girmek istemez, girmez. Onun için, Başkurdistan’ın kendi isteğiyle Rusya’ya katılması ve Rus-Başkurt dostluğu söz konusu değildir. İşin aslında; Türk, Rus ve Dostluk kelimeleri tüm tarih boyunca da kolayca yan yana yazılamayan sözcüklerdir ve bu şartlarda bundan sonra da bir arada yazılması imkânsızdır. Dolayısıyla Başkurdistan’daki “Dostluk Abidesi” de Rus yalanının bir simgesidir.

Tataristan topraklarında bulunan diğer bir yapı Zöye Kalesi’dir. Zöye, Kazan Hanlığı işgali sırasında Rus askerlerinin karargâh’ı, Kazan Hanlığı’nın işgalinden sonra ticari ve idari merkez, sonraki yıllarda zorla Hıristiyanlaştırma merkezi görevini üstlenen bir Rus şehridir. Ne ilginçtir ki, bu şehir bugün UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine aldırılmaya çalışılıyor. Bu işin başında Tataristan’ın eski Cumhurbaşkanı M.Şeymiyev bulunmaktadır. 2010 yılında Tataristan’da “Yañarış Fondı” (Yeniden Doğuş Vakfı) kurulmuş, başına Şeymiyev getirilmiştir. Vakfın ilk görevlerinden birisi Zöye Kalesi’ni restore etmek olmuştur. Kazan Hanlığı’nın işgalinde önemli rol oynayan bu Rus şehrini restore etmek Tatarlara mı kaldı? Şeymiyev’in talimatıyla Zöye Kalesi restore edildikten sonra 15 Temmuz 2015 tarihinde Kazan’da “Zöye’nin Tarihi-Medeni ve Ruhi Mirası” başlıklı uluslararası bir kongre yapılmıştır. Kongreye 100 bilim adamı toplanmıştır. Kongre’nin amacı: mirası öğrenmek, incelemek, UNESCO’nun Dünya Mirası listesine aldırmaktır. Vakıf başkanı Şeymiyev kongrenin açılış konuşmasında katılımcılara hitaben şunları söylemiştir: “Zöye, yalnız Rusya için değil uluslararası önemi olan medeni mirastır… Biz sizinle birlikte gezegende kendi izimizi bırakıyoruz.” Bu sözleri vicdanı olan bir Tatar söyler mi? Vicdanları cüzdan olan “Kraldan daha çok kralcı” Tataristan yöneticileri Ruslar için çalışmaktadır. Tarih tekrarlanıyor, derler. Bugün Tataristan’da da tarih tekrarlanmaktadır. Günümüzde Tataristan’da Kazan Hanlığı’nın Şah Ali Han dönemi yaşanmaktadır ki, Rus yanlısı Tataristan Hükümeti Putin’in bir dediğini iki etmiyor, hatta daha fazlasını yapıyor. Ruslar Tataristan’da hiçbir şeyi kendileri yapmıyor, her işi Tataristan Hükümeti’ne yaptırıyor. Tatar’ı Tatar’ın eli ile yok ettiriyor Ruslar.

Kazan’da ve Ufa’da bulunan Rus işgalinin ve Rus yalanının anıtları, İdil-Ural’da yaşayan Türklere, Türklerin tarihine, Salavat Yulay, Batırşa gibi Ruslara karşı mücadele veren milli kahramanlara karşı yapılan hakarettir. Rus zihniyeti Çarlık Dönemi’nde neyse bugün de odur. Bu utanç anıtlarının ister Çarlık Rusya’sı, ister SSCB, ister günümüz Rusya’sı tarafından sahiplenilmesi Rus zihniyetinin değişmediğinin bir göstergesidir. Korkunç İvan’ın vasiyeti üzerine Çarlık Rusya’sı devrinde Kazan’da yapılan“1552 yılında Kazan’ı ele geçirme sırasında şehit düşen askerler anıtı” ve SSCB döneminde Ufa’da yapılan “Dostluk Abidesi”nin Rusya Federasyonu döneminde tekrar onarılarak bakımının yapılması bir çelişki değil midir? Zira SSCB, Çarlık Rusya’sının, Rusya Federasyonu SSCB’nin sonunu getirmedi mi? O zaman bu geçmişe sahip çıkmak nedir? Sorulması gereken birçok soru ve bulunması gereken yanıtlar… Gerçekler ortadadır. Yalanların at oynattığı Rusya’da gerçeklere yer yoktur. Zaten Rusya’da Ruslardan başka milletlere yer yoktur. Rusların tabiriyle “Rusya Ruslar İçindir!” Gerçek tarihin yok sayıldığı, canilerin kahraman, kayıpların zafer, yalanların gerçek olduğu bir ülkedir Rusya. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, yalancının mumu yatsıya kadar yanar ve zalimin zulmü zalim ölene kadardır. Gerçekler er ya da geç mutlaka ortaya çıkacaktır.

Kaynakça:

  1. Başkortostan Kalendarı 2015 (Başkurdistan Takvimi 2015), Duslık Monumentı Hakında Biş Kızıklı Meglümat (Dostluk Anıtı ile İlgili Beş İlginç Malumat), Ufa 2014
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan, İstanbul 2014
  3. Meydan Larousse, Büyük Lugat ve Ansiklopedi, Başkırtlar veya Başkurtlar maddesi, s: 197–198, Cilt 2, İstanbul 1987.
  4. Fehner, Margarita, Vasilyevna, Velikiye Bulgarı, Kazan, Sviyajsk (Büyük Bulgar, Kazan, Zöye), Moskova 1978.
  5. Rudenko, Sergey, İvanoviç, Başkurtlar, Çev. Roza Kurban, İklil Kurban, Konya 2001.
  6. Togan, Zeki, Velidi, Başkurtların Tarihi, Ankara 2003.

Başkurt Türkleri ile ilgili geniş bilgiyi “Biz İdil’den, Ural’dan…” başlıklı kitaptan bulabilirsiniz.

Roza Kurban

Roza Kurban, Tataristan’ın Yeşel Üzen ( Yeşil Dere) bölgesi Mulla İle ( Molla İli) köyünde doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini burada; liseyi, Mulla İli’nden 5 km. uzaktaki Norlat kasabasında okumuştur. Tataristan’ın başkenti Kazan’daki 1 Nolu Pedagoji Üniversitesi Ana Sınıfı Öğretmenliği bölümünü 1990 yılında bitirmiş. Aynı yıl Kazan Devlet Üniversitesi Filoloji Fak. Tatar dili ve Edebiyatı bölümüne başlamış, 1996 yılında “Tatar Ana Okullarında Konuşma Geliştirme Dersleri” başlıklı tezi ile buradan da mezun oldu.. 1983 yılında Norlat’taki Ana Okulunda başlayan çalışma hayatında öğretmenlik ve müdürlük yaptı. 1995 yılında yaptığı evliliği dolayısıyla Türkiye’ye geldi. Halen Ankara’da yaşamaktadır. Türkiye’de de Tatar Türkleri üzerinde çalışmalarına devam etti. Akademisyen eşi İklil Kurban ile birlikte 2001 yılında: Başkurtlar”(S.İ. Rudenko’nun) ve 2008 yılında “Kazan Hanlığı Tarihine Özgü Araştırmalar”( M.G. Hudyakov’un) adlı kitabı Rusçadan Türkçeye çevirmiştir. Kendisinin yazdığı “Biz İdil’den, Ural’dan…“ adında kitabı 2014 yılında İstanbul’da basıldı Roza Kurban’ın Tatar Tarihi, Edebiyatı ve Dili üzerine yazdığı, yayımlanmış birçok araştırma yazısı bulunmaktadır. Yazıları bir çok dergi ve gazetede yayımlandı. Aynı zamanda çeşitli bilgi şöleni ve panellerde tebliğler sunmuştur. İyi derecede Rusça ve Tatar-Başkurt lehçesi başta olmak üzere, birçok Türk lehçesini bilmektedir. Bir çocuk annesidir

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir cevap yazın