"Kafanın söylediklerini duymakla kalbinden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbinin konuşması sonsuzluktan gelir." Aborjin Öğretisi

DENİZE BENZEYEN DESTAN

SİGARA FALI (ÖZET)

6570959273_8c48c32f6e_o

Belki de binlerce sevda kağıda yazılmadan,

Eserleştirilip hayata kazılmadan ,

İnsanlara anlatılmadan,

Ölmüş yüreklerle beraber

Mezarlara göçüp toprak oldu veya

Ruhlara karışıp göklere uçtu.  

Ben, sevdamın böyle bir azap yaşamasına razı olamam.  

Bu satırları ğökle toprak arasında

Olanların gözlerine, kalplerine ve ruhlarına içirmek

İsteğim  bundandır…

Çoğu zaman yazarlar kendilerinin yaşadıkları

Sevdayı yazarken,

Eserlerinde başka bir isim kullanırlar. 

Ve dolayısıyla,

Başka birilerinin yaşantılarını kaleme almış görünürler.

Ben de o yazarlar gibi yapsam..bana;

Şaheser degerindeki roman gibi bir yazgıyı yazmış ve

Yaşatmış Allah’a duyduğum sonsuz şükranlarımı

Ve bu şaheserin  diğer  kahramanına olan büyük

teşekkürlerimi kendilerine ulaştıramadığımı  düşünürüm.

İşte o yüzden ben öyle yapamam .

Kendi duygularımı, kendi dilimden ve kendi adımdan yazacağım…

Çünkü ne onun isminin yerine başka bir isim,

Ne de onun canının yerine başka bir can koyamam.

Onun hayatındakı yerimi bir başkasının ismiyle bile paylaşamam!

Kıskanırım çünkü …

Ben onu yüreğimle gördüm, dudaklarımla okşadım, ellerimle sevdim, gözlerimle öptüm…

 Bazen;

“Benim hayatıma ne zaman girdi?”diye, sorarım kendi kendime..sonra, kat-i kararlılıkla da cevaplarım, sorumu hemencecik: “Allah’ın insan olarak yaratmaya karar verdiği an”. Peki , benim bu yazgıdan ne zaman haberim oldu?

10 yaşımda…Köyümüzdeki arkadaşlarımla yaptığımız yaramazlıkların birisi sigara içmekti. Bir defasında arkadaşlardan birisi, ilginç bir fal  anlattı bize. Niyet ederek, sigaranın filtresini suda azıcık ıslatıp içince;

dudaklara temas eden kısmında, aşık olacağın  kişinin  adının baş harfi görünürmüş.

Herkes gibi ben de yaktım bir tane ve Allah şahidimdir ki, beyaz bir kağıda, kalemle yazılmış gibi bir harf belirdi, filtrenin bana dönük kısmında…

Aday olabilecek komşu kızlarının, sınıftan ve okuldan tanıdığım tüm kızların adlarını tek tek düşündüm.. Adı , sigara falımda çıkan harfle başlayan kız tanımıyordum. “Bir tesadüf ” diye gülümseyip geçtim. Meğerse …

Üniversitede okuyordum. Yaşamış ve yaşayacak olan en romantik yazarların fantezilerinin ve hayallerinin yetemeyeceği bir öykü sonucu tanıştık… Bir yaz günü. Güzelim Bakı’de…

 İlk bakışta aşk mı? Hayır, değil! Aşk bir az daha bekletti bizi. Belki de biz onu beklettik.

“Delice sevdalandım” demem.. ölümüne sevdalandım da… Ben ona, akıllıca ve usluca vuruldum.

Ben ona,yaşatmak ve yaşamak için sevdalandım.

Bir şubat gecesinde, kendisine aşık olduğumu itiraf ettirdi bana. Soğuk Şubat’ın 28’inde…

Nasıl mı? daha dün gibi hatırlıyorum..Olay yüz yüze; göz göze değil de  telefonla konuştuğumuz zaman oldu.

O soğuk kış günlerine geldiğimizde artık sıcağa kaçan ılık bir  muhabbetimiz vardı. Seni özledim, diyebiliyorduk birbirimize. O geceki telefon konuşmamızda muhabbetimiz sıcağa kaçan ılıktan sımsıcağa..zaman kaybetmeye tahammül etmeyerek kaynara dönüştü…

Ben başka bir mevzuyu anlatırken, güzelim sesinin tüm mahmurluğuyla sözümü bölen bir soru duydum. Beyaz bir güvercin misali koynuma sığınan bir soru:

 -Benim için ne düşünüyorsun ?.

Onun sesi dudaklarında mahmurlaşmamıştı. O mahmurluk onun canının içinde demlenmiş ve oracıktan da bir beyaz güvercin gibi uçup bana gelmişti. Ayrıca bu soruyu bana bir ses sormuyordu. Bu soruyu, bir koku soruyordu bana . Onun kadın kokusu…

Ben artık düşünmek aşamasını geride bırakmıştım. Çünkü düşüncelerim zor geçmiş gebeliğinden azad olmuş ve bana bir aşk doğurmuştu. Doğa kanunlarına inat bir kadın bir erkeği gebe bırakmıştı.

Dışarıdan bakıldığında bu aşk, yazılmamış bir kaç kanunu daha çiğniyor gibi görünebilirdi belki..ama durumumuzla bağlı her şeye karar verebilecek kişiler sadece ikimizdik. O ve ben… Biz ikimiz de kendi durumumuza dışarıdan değil, içeriden  bakıyormuşuz meğerse. İçimizin içinden.

Benim için düşünecek bir şey kalmamıştı..dediğim gibi; artık, ben onu seviyordum. Artık; günümde, gecemde, cismimde, ruhumda bir aşk ve o aşkı bana doğurtan bir kız vardı.. Ve benim aşkım o kızın etrafında deveran yaparak seyri sülüğe başlamıştı bile.

Düşüncemin doğurduğu aşk denilen o yavrucağı yalnız başıma büyütmeyi bile göze alıyordum bazen!

Nitekim aşkımı ona hiçbir zaman itiraf etmeyebilirdim. Hatta o günahsız yavrucak sevgim, bu fani dünyada bensiz de kalabilirdi. Çünkü hislerim onun tarafından reddedilseydi bir dostluğu, bir şefkati alçakça değerlendirdiğimden dolayı kendimi adi bir şerefsiz zannedebilirdim.  Bu durum ise babamın ve annemin evlat acısı tatmasına sebep olurdu mutlaka.

Kararsızlıkla ama büyük bir mihribanlıkla “seni çok seviyorum” diyebildim ancak. “Çok” sözünü o cümleden silebilecek kadar seviyor musun beni acaba?”diye, içindeki papatyayı, bir taç yaprağını daha koparmam için telefon hattının içinden bana uzattı. Onun güzelim papatyasından bir taç yaprağı daha koparırcasına evet, dedim.

– Öyleyse o cümledeki “çok” sözünü silip kalan kısmını tekrar edebilir misin? ”.

O andaki heyecanımın büyüklüğünden, “çok” sözünü o masum cümleden hangi hız ve  mutlulukla söküp atttığımı hatırlayamıyorum…Ama  yerinden söktükten sonra o günahsız kelimeyi,  gücümün yettiği kadar uzağa fırlattığımı iyice hatırlıyorum.

O cümledeki “çok”u sildikten sonra geride ne kalıyormuş biliyor musunuz? Beni aylardan beri kebap eden, binlerce mangalı dolduracak kadar köz niteliğindeki bir ifade. Yani, “SENİ SEVİYORUM”…

Hey gidi “çok”! Sen her zaman derman olamıyormuşsun!

Demin dile getirdiğim boynu bükük, üşüyen çocuğa benzeyen o cümlemi, onun duymak istediği muhteşem şekle getirerek kulağına teslim ettim. Deminki mahmurluğunun demlendiği o cennete ulaştırsın diye.

O;  yavrusunu bir kartalın saldırısından korumayı başaran çırpı bacaklı bir kırlangıç kesildi telefonun öbür ucunda. Ve “bunda ayıp, yanlış bir şey yok ki, ben de seni seviyorum” … Mutluluğunu, deminki kokusunun aracılığıyla kanıma karıştırdı.

İşte o dakikalarda ben onu yüreğimle görüyordum.

Kışın ayazında dünyama bahar geldi ansızın. Bakı kışının cellat rüzgarı kim bilir nerede donup kaldı bu tablonun sıcaklığından…

28 şubat aşkımın bir dönüm noktası oldu. Bir süre ancak telefonla görüştük. Yüz yüze gelebilmek biraz geç nasip oldu. Onunla ilk görüşümüze yürüyerek gitmedim.Uçarak gittim.

İlk kez bir erkeğin bir kadını öptüğü gibi onu ilk defa  öptükten sonra aşkımı telefon aracılığı olmadan, tekrar itiraf  etmek için kulağına eğildim, adını fısıldadım. “seni seviyorum” sözünü getiremedim.. Nefesim kesildi.

Beni bir yıldırım çarpmıştı sanki..Beni çarpan o yıldırım zannettiğim şey, 10 yaşımdayken  baktığım sigara falını hatırlamamdan başka bir şey değildi!

Evet , o gün gelmişti. 12 sene önce müjdesini alarak adının baş harfiyle tanıştığım kızın aşkı yüreğimde, kendisi kollarımdaydı.

12 sene önce bir sigaranın ciğerime çektiğim dumanı içimi bir yangın yerine çevirmişti. Bu yangın, fal sigarasının filtresini ıslattığım o bir damlacık suyu yüzlerce damla olarak gözlerimden döktü. Ama o damlalar da yetmedi yangınımın sönmesine.

Onun  nefesini ve saçının kokusunu ciğerlerime çektim, yangınım sönsün diye..Sönmedi! Sönmedi! Sönmedi! Yangına körükle gitmek buymuş meğerse…

Bir defasında yine onunla beraberken o sigara falı tekrar aklıma geldi. Bir şekilde o anıya teşekkür etmek geçti aklımdan. İçtiğim sigarayı yere koyup sağ elimin baş parmağıyla söndürdüm sigaramın ateşini. Hiçbir acı hissetmedim. Çünkü O yanımdaydı. Çünkü ben ondan büyük bir yangını hayal edebilme yeteneğine sahip değilim.

Onu gördüğüm ve tanıdığım gibi vasfetmesem gözlerinizi öpen bu destanın bir tarafının eksik kaldığını düşünürüm .

O , benim hem bir erkek ve hem de bir insan olarak hayallerimde resmini çizebilmeyi hep arzu ettiğim bir görünüme ve bir ruha sahiptir.

Önce ruhunu anlatayım. Çünkü en çok gördüğüm ve en çok temasta olduğum onun ruhuydu. Dişi olmasına dişi ama daha çok anne ve dost bir ruha sahiptir o.

Her şeyden önce ruhunu anlatıyorum. Çünkü ben her şeyden önce bir insanım. Sonra, dişlerini anlatayım. Diş doktoru olduğum için. Hani insan kendi çocuğunu sevdiğinden ısırır ya, ben de o dişleri o kadar büyük bir sevgiyle defalarca ısırdım. O dişlerin her tanesi beni onun kendisi kadar etkiliyor. “Onun canının içinde 32 sevgilin daha mı var” diye sorarsanız, “hayır” derim. Çünkü o canı, tümüyle sevdiğim gibi her bir azasını, her bir noktasını da ayrı ayrı seviyorum. Onun azalarının her biriyle gideremediğim susuzluğumu gidermeye çalıştığım gibi temasta oldum.

Gözlerinin rengini söylemem. Kıskanırım. En müphem sırlarımıza ihanet etmiş sayarım kendimi . Ama o gözleri azıcık anlatabilirim.

Bu dünyada o gözler tarafından birtek kez bile görülmekten dolayı hayatım boyunca iftihar edebilirim . Oysa ben o gözlere günlerce baktım, o gözleri okşadım, o gözleri öptüm…

O gözler ağlarken onlara bakmak bir başkaydı. Bazen bir şiir veya bir bozlakla onu ağlatır ve o gözlere ağlarken  bakardım . Çünkü onunla başbaşayken içimde oluşan volkanı başka hiçbir şekilde söndüremeyeceğimi biliyordum.. O gözlerin ruhumu çıldırtmasına ve beni sönmeyen ateşlere atmasına ancak seviniyordum.

Kahve onun saçlarının rengindedir. O saçları ıslakken okşamayı daha çok arzu ederdim. Elimin sıcağıyla kuruturdum saçlarını . Keşke bir şair olsaydım ve o dakikaları  bir şair gibi anlatabilseydim..O saçların rengi kahveye çok yakışıyor. Belki de bu yüzden kahve onun tarafından pişirilmeyi ve içilmeyi çok sever . Bana da defalarca kahve içirdi.  Ama fincandan değil. Cezveden mi ? Hayı, hayır! Dudaklarından.

Kahve tadı onun ağzının tadı..kahve kokusu ise, ıslak saçlarının kokusu gibi etkiler beni. Hep o yüzden pişirdiğim  tüm kahveleri ateşler içinde uyuyan ciğerparesini seyreden  analar gibi şefkatle seyrederim. Onu andıran şeylere başka türlü bakamam. Çünkü ben ondan hep şefkat emdim.

O ağız ve o dudaklar bana sadece kahve içirmedi. Bir kuşun yavrusunu yedirdiği gibi yedirdi beni o ağız ve o dudaklar. O dudaklar bana şiirler, türküler, bozlaklar söyledi. Bana dünyanın en şirin hislerini seslendirdi. Beni hayatım boyunca mest eden, onun o güzelim sesini dinletti. Onun “ben seni seviyorum ” düşüncesini duyurdu bana, o dudaklar. O cümleyi sadece dudaklarından işitmedim ki..Onun “ben seni seviyorum” sözcüklerini kolları, eller , teninin her karesi de söyledi bana.

Ah o eller… Havadan sudan bile konuşurken onun el hareketlerine meftun ola kalırdım. Tüm benliğimle. Bir orkestra gibi onun el hareketlerine teslim olurdum. O beni keman yaptı, o beni ney yaptı, o beni müzik yaptı…

Ah o eller…Başımı onun dizine koyup uzanırken saçlarımı, alnımı, kaşlarımı, yüzümü, dudaklarımı okşayarak beni dünya tadına doyuran eller… Avuçlarımdayken, güzelim bileklerine kadar baş parmağımla halkalar çizerek okşadığım eller. Parmak uçlarını ısırdığım o güzel eller. İlle de o eller…

Hayatımın en derin, en şirin uykularına onun dizlerinde daldım. Ben hâlâ, başım o dizlerdeyken uyuyorum. Değişen mevsimler, açan ve solan çiçekler, geçip giden seneler..hepsi o dizlerde uyur halimle gördüğüm rüyalardır. Uyanmak istemiyorum! Kesinlikle uyanmayacağım…

Ona geçmişin ve geleceğin en kısa aşk şiirini yazdım.  Tek mısralık bir  şiir:  “Sultanımsın”, kölem olduğun kadar .

O da öyleydi, ben de. İki kişilik bir saltanat, iki sultan ve iki köle. Başka kimse yok! O saltanatta başka bir insan yoktu. Ama mübarek dilimiz vardı. Hem de başucumuzda . Bizi aşkımızdan daha önce birbirimize kenetleyen ana dilimiz, öz dilimiz, Türk dilimiz. Ve bu  kutsal dilimizde yazılmış şiirler. Ülkü şiirleri, aşk şiirleri, dert şiirleri ve çaresizlik şiirleri…

Şarkılar da vardı o oluşumda.

Ah o şiirler, o şarkılar… Bizim sevda ve dava sırdaşlarımız… Allah’tan sonra onu bana her şeyden daha önce ve daha çok birleştiren ana dilimiz, Türk dilimiz karşısında diz çökerek  selam ederim. O şiirleri yazan şairlere, o şarkıları besteleyen ve söyleyen sanatçılara da baş eğerek teşekkür ederim, hislerimize ışık tuttukları için.

Böylece ona  şiir de yazdım, melodi de. Melodimin adı: “Xezer’e(Hazar’a) qar yağır”dır. Bazen pianomun başına geçip “Xezere qar yağır”ı çalarım. O anlarda neler hissettiğimi ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim.

Bele bele(böyle böyle) işler…

Ona takdığım isimler arasında  “sultanım”da vardı, “kölecigim”de. Çok zaman ona “çirkinim benim” diye de hitap ederdim. Onun, çok ama çok çirkin olduğunu duyurmak istiyordum dünyanın tüm erkeklerine. Ona taraf bakmayı akıllarının ucundan bile  geçirmesinler diye. Kıskançlığımı anlamazlıktan gelerek “yalancı yaariim” sözünü yapıştırırdı lafımın ortasına. Ben de teslim olmadan: “ama sen dünyanın en güzel çirkinisin”..yumuşamamı fısıldardım kulağına. Dudağım kulağındayken burnundan onun ne-fe-si-nin sesini ve hararetini duyardım.

Bazan ona bir nehir adıyla da seslenirdim. Ona “denizim”de derdim. Çünkü o denize çok büyük saygı duyuyor. “Seviyor” diyemem. Deniz bizim aşkımızın abidesidir.

Bir defasında bir deniz kıyısında bir odada başbaşaydık. Görüşmeyeli epey olmuştu. Birden balkonumuzdan bazı sesler duyduk. Biraz ürktük açıkçası. Başımızı kaldırınca, balkonun demir korkuluğu üzerinde iki kumru gördük. O kuşlar güzelim sesleriyle, gagalarıyla, kanatlarıyla birbirlerine çok şefkatli, çok zarif, çok doğal dokunuşlarda bulunuyorlardı. Biz de görünerek onlara mani olmamak için başımızı  kaldırdığımız yere geri koyduk. Orada ben onu dudaklarımla okşadım.

Allah’ım, kendin şahitsin  o güne ve o olaya. Kendin şahitsin o odada çirkin, rezil bir iş yapılmadığına. Kendin şahitsin masumluğumuza ve aşkımıza. O kumruları da ikimize  lutfunun ve aşkımıza olan rızanın  işareti olarak algıladık. Şükürler olsun sana Allah’ım!

Sigara falımda onun adının baş harfinin belirmesi benim onu seveceğimin işaretiydi sadece. Onun da beni seveceği söz konusu değildi tabii ki…

O da beni sevdi, o da beni özledi. Biz seviştik, özleştik, gülüştük, ağlaştık..Ten tene, nefes nefese olduk. Bu lütfundan dolayı da sana şükrederim Allah’ım!

Bir başka deniz hatıramız daha var. Bir yaz günü Hazar’ın kıyı sularında koşuyordu yalın ayak ve delicesine. Aniden durdu ve bana baktı. Fotoğrafını çektim hemen.

Sonralar o fotoğrafa baktığımızda Hazar’ın şımarık rüzgarının onun gömleğinin içine dolarak, onu hamile gibi gösterdiğini  fark ettik. Çok güldük, çok sevindik, çok mutlu olduk… Ama o isteğimiz o fotoğraf kağıtta hapsolup  kaldı, buruk bir arzu gibi.

Hazara kar yağdığını da görmek isterdi. Ben her kış , Hazara kar yağdığında o yaz günü çektiğim fotoğrafı Hazar kıyısına götürüyorum. Ona karın Hazara nasıl yağdığını göstermek için. Sinemin ve sesimin tüm gücüyle onun güzelim ve sevgili adını avaz avaz bağırıyorum. Her defasında da o fotoğrafı ayazlı, karlı Hazar kıyısına bırakıp dönmek fikri geçiyor aklımın bir köşesinden. Ama onun yalın ayak, ıslak etekli, ince gömlekli görüntüsünün, o resimde hapsolmuş buruk arzumuzun hatta o fotoğraf kağıdının bile üşümesine dayanamıyorum. O fotoğrafın içerdiği değerleri  koynumda  ısıtıp tekrar evime getiriyorum. Ve resimdeki O’nu ellerimle seviyorum. Sesimin tutulmasının nedenini soranlara sadece  “hastayım” diyorum. Kimin ve neyin hastası olduğumu söyleyemiyorum.

Ben ona hasret değilim ki! Onun göründüğü tüm aynalar benim gözlerimdir, süslensin diye. O anlarda ben onu gözlerimle öperim. Bulunduğu yerlerde yağan yağmurlar benim aşkımdır. Islansın diye.

O da bana hasret kalamaz. Beni ona yazan Allah, Ekber  adımı ezanlarla fısıldar onun kulaklarına.

1980 yılında, 10 yaşımdayken, sonucunu sizlere de anlattığım bir sigara falı baktığım Karabağ’ın  Ağdam ilçesinin Çemenli köyünde benden 60 sene önce doğmuş ve 1946 yılında dünyasını değişmiş dedemin adını taşıyorum.  Bir mucize sanki, adını taşıdığım dedemin de hayatında benim sevdiğim kızla aynı adı taşıyan bir kız olmuş. İnanıyorum ki, dedem de  benim yaşadığım güzellikleri yaşamış kendi sevdalısıyla.

Allah’tan bana da Ekber adlı bir torun nasip etmesini ve benim torunum Ekber’in de benim yaşadığım sevdanın güzelliklerini aynı adlı kızla yaşamasını niyaz ediyorum.

Sigara falı tuttuğum zaman  Azerbaycan’da Kiril alfabesi kullanılıyordu. Bu gün artık Latin alfabesine geçmişiz. Falda çıkan o harfin yazılış şekli ve ifade ettiği ses değişmeden aynı kalıyor.

Dünyadaki dengeler değişti, siyasi  ve ekonomik sistemler değişti, alfabeler değişti, hatta milenyum bile değişti, ama benim hislerim hiç değişmedi!

O, benim Türk ruhumu ve Türk cismimi Ergenekon çıkmazından bir Asena gibi çıkararak bana saltanatlar kurdurdu ve aşkın, özlemin, mutluluğun İstanbul’unu fethettirerek beni hazzın bec önüne kadar götürdü.

O benim Kırgız çadırım, Kazak kımızım, Özbek ipeğim, Türkmen karagülüm, Anadolu tekkem, Kırım yaram, Tebriz ve Bakü gibi  Azerbaycan bölünmüşlüğüm oldu.

Oldu da oldu….

Ama Akhun kopukluğum ve unutkanlığım olmadı!

Bir de Murat adını koyacağım oğlumun anası olmadı. Ve birde Bakı- Sant Petersburg tirenindeki iki kişilik kompartımandaki yol arkadaşım olmadı. Ben S.Petersburg´u, Bakü´yü tanıdığım gibi iyi tanıyorum.

Onunla beraber Baltik denizinin soğuk ve taşlı kıyılarında Hazarın sıcak sahillerini  ve kaynar kumunu arayacaktık.

Ona S.Petersburk´un beyaz gecelerini  gösterecektim.Neva nehrinin med cezirleri bize uyumanın mümkün olmadığı beyaz gecelerde Sergey Yesenin´in şiirlerini fısıldayacaktı.

Benim sevgili “çirkinim ”i Ermitaj´daki resim ve heykel şaheserleri zannedilen yapıtlara gösterip,utandıracaktım o mermer ve ketendeki burnu havalıları .Ve Rembrant’ı öldüğüne pişman edecektim.

“Kuğu Gölü ” balesini Mariinski tyatrosunda seyrettikde Çaykovski’nin aşkımızdan nasıl haberdar olduğuna şaşırıp kalacaktık ikimiz de . O, hep söylediği  “bizim aşkımız ezeli ve ebedidir” cümlesiyle şaşkınlığımızı noktalayacaktı.

Onunla beraber rus şairi Vasiliy Feodrof´un mezarına çiçek götürecektik . O şairin ruhumun fotoğrafı olan bir şiirini ezbere haykıracaktım. Rusça.

Eserlerini okumaktan zevk aldığı Dostoyevski´nin gezdigi sokaklarda gezdirecektim onu.

Şair duygularına saygısızlık gösterenlerin hepsini dueloya çağıracaktım.Ve onların hepsinden  Puşkin´in intikamını alacaktım.Neva sahillerinde yanımda oluşundan aldığım güçle.O büyük şaire Anna Akmatova´yı intihar etmekten vazgeçirecekti.

Gezimiz sırasında S.Petersburk´un 25 km . dışında Otradnoe (Sevinç yuvası) köyünde çam ağacından yapılmış bir evde kalacaktık…Az ötesinde akağaç ormanı olan bir ev .

Onu ormana götürecektim .O güzelim akağaçlara sevdamızı anlatmaya gerek kalmayacaktı.

Ona beyaz gelinlik giydirecektim.Kendim siyah takımelbisede , beyaz gömlekte ve onun gözleri rengte papyonda olcaktım.

Delikanlı bir akağaç kırmızı  kurdeleyle ona kuşak bağlayacaktı.

Misafirlerimiz , şahitlerimiz ,müzisyenlerimiz  akağaçlar…Nikahımızı da yaşlı bir akağaç kıyacaktı.

Ben onun alnını öptüğümde bütün akağaç ormanı  bizi alkışlayacaktı. Düşünebiliyor musunuz ,bir orman akağaç yaprağının alkışını .

Gençkız akağaçlar onu çepeçevre sararak yanımdan alacaklardı. Yarışırmışçasına onun ellerine , saçlarına , yanaklarına hayranlıkla ve imrenerek dokunmak isteyeceklerdi.

Delikanlı akağaçların benden çekinerek onu doyasıya seyredemediklerini sezdiyimde ben , yaşlı bir akağaçla sohbete koyulacaktım.Hiç kıskanmayacaktım.Tam tersi , mutlu olacaktım.

Ben S.Petersburk´a sonuncu defa 2003 yılının ekim sonlarında gittim .Trenle ve tek başıma .İki kişilik olmayan kompartımanda .

“Tren”denilince aklıma uzaklar , “uzaklar” denilinceyse hep o gelir .

Üç günlük yolu gederken , demir tekerler gürültü yapmayarak hep benim kalp atışlarımın sesini dinledi.Kalbimim sesi ,sevgilimin dilinden defalarca duyduğum “bizim aşkımız ezeli ve ebedidir!”sözlerini sayıklıyordu.

Bindiğim trenlerden inmekten hiç hoşlanmıyorum.Gitmek , gitmek hep gitmek istiyorum…Uzaklara varınacaya kadar gitmek istiyorum trenle.

O yanımda olmadan gitdigim S.Petersburk´ta yaşadığım onunla bağlı mucizeleri ve görüntüsünde onun genç kızlık görünümünü birebir taşıyan kızı anlatsam da inanmazsınız.

İnanılması zor olan bir diğer gerçek de şuydu . Bakü´ye trenle dönmeye yüreğimin  dayanamayacağını hissederek uçakla dönmeğe karar verdim .Ancak Moskova üzerinden aktarmalı bilet bula bildim.Sabahın 4:30´na . O gece uyumadan bir dostumun mekanında sabahı bekledim . 18 Kasım sabaha karşı sokağa çıktığımda S.Petersburk´a o kışın ilk karının yağmış olduğunu gördüm . Demek ki , Baltik denizine de kar yağmıştı. Ve  ben , üzerinde daha hiçbir arabanın geçmediği bembeyaz bir halının üzeriyle o şehirden çıktım.Allah beni S.Petersburk´tan Bakü’ye Baltık´a yağdırdığı karla uğurluyordu .

İnanmak zor olabilir,ama ben bu destanda yazdığım her olayın ve her duygunun gerçeğin ta kendisi olduğuna Allah´ı şahit gösteriyorum.

Ama ben kendim inanamadığım bir şey var. Onunla bağlı yaşadıklarımın bir “tesadüf zinciri” olduğuna kesinlikle inanmıyorum ! Kesinlikle inanamayacağımdan da onu sevdiğim ve onu özlediğim kadar çok eminim .

Bir başka şehirde oturduğunu bilerek ben onu her yerde aradım . Onu en çok bulduğum yer , Kırım´da Bahçesaray  şadırvanının önü oldu .

O , benim peteğimdir. Onu nasıl tutarsam tutayım , hep bal akar ondan .

O, sadece petek değil , baldır hemde.Tüm dertlerimin şifası .

O, sadece bal da değil , çiçektir hemde. Dünyamın rengi , kokusu , süsü .

O çiçek beni arı yapmak istedi .Yaşama nedenim ondan başka hiçbir şey olmasın diye.Ve başardı!Arı oldum , ama onu hiç sokmadım . Acır diye , incinir diye , kırılır diye.

Yalnız o çiçegi gördüm , yalnız onu düşündüm , yalnız onun oldum.O çiçegin vermek istediği balı aldım . Ben o balı pedeğime dolduracaktım. Benim peteğim odur.

Böyle bir sevdayı  cismimle toprağa veya ruhumla göklere götürmeye kıyamam .Bu aşkın güzellikleri bu sayfalarda ve bu satırlarda ölümsüzleşsin .Benden sonra gökle toprak arasında kalan bulutlara, havaya, ağaçlara, kuşlara,okyanuslara,nehirlere,bütün doğa manzaralarına , heykellere, tablolara, insanlara,geçmişe ve geleceğe, Bahçesaray şadırvanından başka her şeye  DENİZE BENZEYEN bu DESTAN armağan kalsın!

Bu armağanıma bir diğer şiirimi de ekliyorum. Hiç kıskanmadan .

                             Denize mi gitsem , çöle mi?

                             Ateşe mi vurulsam,  küle mi ?

                              Bu cihanda ayrılık !

                             Öbüründe ?  kim bilir…

                             Çiçeğim , güvercinim, Zümrüdü – Ankam,

                             Gözümle gözlerine ,bir soru sorsam …

                              Ben mi garibim , dünya mı gurbet?

                             Hasret mi hayattır? Hayat mı hasret ?

                              Ne hayal derde deva, ne resim .

                             Sensiz olur mu hiç ? Nefesim !

                             Söylesem mi Bu nağmeyi ?

                             Unutsam mı? Ne bilim…

                              Çiçeğim , güvercinim, Zümrüdü – Ankam,

                            Gözümle gözlerine, bir soru sorsam

                            Ben mi garibim , dünya mı gurbet?

                            Hasret mi hayattır? Hayat mı hasret ?

Onun aşkı bana bu şiiri hem yazdırdı, hem de besteletti .Ve hep  söyletiyor bana bu şarkıyı.Bu şarkıyı sadece dilim söylemiyor, onun ellerinin özleminden çıldırmış saçlarım da söylüyor.

O beni gerçek bir erkek yaptı . Bana bakışmanın , öpüşmenin , okşamanın , sevişmenin , hayaller kurmanın herkesle yapılamayacak kadar kutsal ve doğal bir ibadet olduğunu öğretti. O bana sevmeyi , özlemeyi , yanmayı ve ,ve ,ve çaresizliği öğretti .

    Tüm erkekliğimle , tüm özlemimle , tüm yangınımla ve tüm çaresizliğimle ona her şey için  teşekkür etmek istiyorum .

    Teşekkür ederim sana Zümrüdü-Ankam!

Not:Ey gökle yer atasında kalanlar,hepinize sesleniyorum.

    Ben onu böyle sevdim!

    Ve ben onu…

…yüreyimle gördüm , dudaklarımla  okşadım ,ellerimle sevdim , gözlerimle öptüm.

 Günlerin birinde dünyanın her hangi  bir denizin kıyı sularında bir kız kara sevdamın anısına yalın ayak ve delice koşarsa sızım diner . Mutlaka diner .

    Duyuyor musunuz ?!

    Sen de duyuyor musun beni ••• gözlü kadınım benim ?!

Avatar

Ekber Ekberzade

Əkbər Əkbərzadə, 1970 yılında Azerbaycan'ın Bakı şehrinde doğdu.1992 yılında Azerbaycan Devlet Tıp Üniversitesinden mezun oldu.Halen Diş Hekimidir.Aynı zamanda, yurt içinde ve yurt dışında çeşitli dergilerde basılan şiirleri, oyunları, yazıları bulunmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir cevap yazın