"Kafanın söylediklerini duymakla kalbinden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbinin konuşması sonsuzluktan gelir." Aborjin Öğretisi

BM Genel Sekreterine Açık Mektubumuz:

Sayın, Antonio Guterres

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri

Çok büyük sorumluluk ve güçlükleri üstlendiğiniz yeni görevinizde insanlık, insan hak ve hürriyetlerinin bütün dünya için eşit uygulanması adına üstün başarılar diliyoruz.

Biz; eğitimleri, meslekleri ve siyasi görüşleri farklı, kadınların ağırlıklı olduğu bir Türk sivil inisiyatif ve dergi grubuyuz.. Anne-baba, büyükanne-büyükbaba, eş, kardeş, evlatlarız ve tıpkı sizin gibi,  korumaya çalıştığımız sevdiklerimiz ve canımız kadar sevdiğimiz ülkemiz var. Bir de; yazılı kaynaklara geçen binlerce yıllık tarihimiz ve uzak Asya’dan Batı Avrupa’ya uzanan büyük coğrafyada başka kültürlerle zenginleşen köklü medeniyetimiz var ki; bizim, bütün insanlığın varmasını  dilediğimiz hoşgörü ve duygudaşlık(empati) yetenekli ‘doğruyu arayan insan’a ulaşmamızı salık verir.

Kimi düşünürlerce “üst insanlık” olarak tanımlanan bu ideal-yapıcı insanın sorumluluk bilinci gereğince; Ülkemize çok ağır ekonomik ve sosyal yükler getirse de sığınmacılara, mağdurlara daima kapımızı açtık, imkanlarımızı paylaştık.. Sadece onlar değil, hangi sebeple gelirse gelsin, bütün yabancı konuklarımıza duygudaş ve hoşgörülü davranırız. Şuan dünyayı yönetenlerin, savaş ve mülteciler konusunda ulaşmasını istediğimiz nokta da budur. Dünyada barışın, dostluğun ve mutluluğun egemen olması adına, bunu bütün kalbimizle diliyor ve istiyoruz.

Efendim, göreve başladığınız gün; dünyadaki siyasi duruma ilişkin karamsar tabloya dikkat çekmiş ve ülkelerin yöneticilerine barış, diyalog ve saygı çağrısı yapmıştınız.. bu çok önemliydi. Sizi yürekten alkışladık. Bu sözlerin, samimi düşünceleriniz olduğuna inanıyoruz. “İnsanlık ailesi olarak çaba gösterdiğimiz saygınlık, umut, ilerleme ve refah gibi hedefler barışa; barış da bize bağlı. 2017’yi hep birlikte barış yılı yapalım.” Diyordunuz. Grubumuz ve Milletimiz barışa her zaman hazırdık, bugün de hazırız. Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere öğretisi ve vasiyeti de “yurtta barış, dünyada barış”tır.

Çünkü İnsanlık, tarih boyunca süregelen savaşlardan, hele yüzyılımızda naklen yayını yapılan teknolojik kitlesel savaşlardan büyük yaralar aldı! Üstelik savaşın kazananının olduğu da söylenemez! Az veya çok kaybedeni olmuştur. Şu anda bizi de içine çekmekte olan Orta Doğu bataklığında savaşan veya destek veren ülkeler ve insanlık daha çok kayıp yaşamamalı diye düşünüyoruz. Şüphesiz kayıplar yok edilemez ancak; bunların durdurulması ve tekrarlanmasının  önüne geçmek için verilecek çabaları tarih kaydedecek ve bunlar gelecek nesillere umut  sayfaları olarak kalabilecektir..

Türkçe’mizde güzel bir söz vardır: “Ne ekerseniz, onu biçersiniz” Doğrudan veya dolaylı olarak teröre, savaşlara katkı verenler “savaşı kazananlar” olsalar bile,  korkarız ki kendi halklarına, gelecek nesillerine karşı kin, nefret ve düşmanlık kazanmış olacaklar. Su uyur, düşman uyumazmış; bizim, bu sözü teyit eden büyük acı tecrübelerimiz var. Bir kez savaş başladı mı, husumeti başlatanın  kim olduğu önemini yitirir. İşgal edilen vatanımızı savunmak için girdiğimiz Kurtuluş Savaşını kazanmamızın bile bedeli ödetilmek istenmiştir, bize…

Bize göre; 2017 Yılı, “Barışla birlikte, Her Türlü Sömürgecilikle Mücadele Yılı” olarak değerlendirilebilir ve caydırıcı uygulamalar dünya gündemine oturabilir. Sonra… Doğu-Batı; Hristiyan-Musevi-Müslüman-Ateist, Alman-İngiliz-Arap-Türk-Rus(ve diğerleri)… Birleşmiş Milletlere bağlı alt çalışma organizasyonlarından bağımsız, dikkat çekici bir “İnsanlık Gönüllüleri Dünya Karması” oluşturabilir. Kitle iletişim araçları destekli farklı etkinliklerle, ülke yönetimleri/hükumetleri barışa, demokrasiye, dostluğa, silahsızlanmaya, toplumların egemenlik haklarına saygıya, insanlık ve yaşanabilir dünya için sorumlu davranmaya davet edilebilir. Hem ülke yönetimlerinin, hem sivil toplumun bilincini şimdiden harekete geçirmek için, gelecek yıl da şimdiden “Barış İçin Dünya Silahsızlanma Yılı” olarak ilan edilebilir.  Ayrıca: ses getirecek bilimsel veri tabanlı, uygulanabilir, ülkeler, bölgeler ve dünya ölçeğinde(biraz hayali olsun!) “Silah Değil, …. Üretiyorum” / “Öldürmeye Değil, Yaşatmaya çalışıyorum”… gibi, silahsızlanma karşıtı proje yarışmaları düzenlenebilir, böylece iyilik, doğrular teşvik edilebilir ve yanlıştan dönülebilir.. Ülkeler için eşit sayıda kişinin katılımıyla, internet üzerinden yapılacak oylama ile tarafsız kamuoyunun not vermesi sağlanıp, dünya kamuoyu ile paylaşılabilir; itibar kaybı yaratacak bir  BM karnesi  verilebilir, diye düşünüyoruz..

Dünyanın yaşanabilirliğini yürekten istediğinize inanıyoruz..  Tam da bunun için mesela, ABD vatandaşlarından başlayarak(başlangıç için STK’lar olabilir), “gelişmiş” devletlerin sivil toplumuyla ivedilikle işbirliği sağlanabilir, onların duygularına ulaşılabilir gibi geliyor bize. Böylece Birleşmiş Milletlerin caydırıcı gücü, medeniyetlerin uzlaşıcılığı ve evrensel insani değerler üzerine kurgulanabilir. Onların çözümün parçası olmalarına yönelik projeler ortaya konabilir,  “medeniyetler çatışması” vb. tezlerle yanlış yönlendirilmenin önüne geçilebilir.

Bu çerçevede; öncelikle Birleşmiş Milletler’in daimi ülkelerinin, savaşı uzaktan seyrederek kendilerini rahatlatmaya çalışan büyük, zengin, nüfuzlu ülkelerin halklarıyla buluşulması doğru olabilir, çünkü: Savaşı reddettiği halde savaşların ortasında kalan sessiz ve çaresiz halklar  sizin gösterdiğiniz ideal hedefleri göremeyecek, inanamayacaktır!. Düşününüz lütfen, sadece sevdiklerinin ve kendilerinin hayatta kalabileceği şartları oluşturabilmek için çalışan evsiz barksız; en alt sınırda yaşayan veya her an bu duruma düşebileceğini düşünen; tedirgin, mutsuz, umutsuz kitleler “dünya barışı, refahı, huzuru” gibi kelimeleri algılayabilirler mi? Bize göre, isteseler de algılayamazlar! Onlar artık ve ne yazık ki, hem fiziksel hem de zihinsel engelli gibidirler

Sayın Guterres, bizler Sizin yöneticisi olduğunuz Birleşmiş Teşkilatının öncülüğünde dünya barışının gelmesini yürekten istiyoruz. Çünkü geleceğe umutla bakmak istiyoruz: Ancak, çok hayati bir endişemiz var. Bizler insanlık adına bunun böyle olmadığını düşünsek de geçmişte birçok yanlış yaşandı. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler’in, Hristiyan-Yahudi ağırlıklı ve Türk-İslâm karşıtı bir kulüp şaibesiyle anılmasının önüne geçmek için hep birlikte üzerimize düşeni yapmalı, birlikte çalışmalıyız.. Bu üzücü algıya neden olan yanlışların, haksızlıkların, katliamların bir daha olmaması için verilen mücadeleyi, dünya kamuoyuna elbirliğiyle çok daha kolay anlatabiliriz!

Ülkelere özel(!) sebeplerle, çağrılarak(!), demokrasi için(!), Arap Baharı, BOP için gidilmiş gibi başlasa da; toplamda çok büyük bir coğrafyada yaşanan savaşlar, yıkımlar var ki bu durum, sizin de bildiğiniz gibi mağdur kitleler tarafından; “Batının çifte standartlarıyla yürütülen ötekileştirme, kendisine karşıt olan canlı-cansız bütün varlıkların, terör örgütleri üzerinden yok edilmesi, yaralılara insani yardımların engellenmesi, ekonomik ambargo uygulanması”şeklinde dillendiriliyor. Buradan da, bütün bunların uluslararası hukuka uymadığı, soluğumuzun kesilmesi sonucu çıkabiliyor. Bu incitici, rahatsız edici, hatta korku verici algının yerleşmemesi için ortak aklın devrede olması gerekir, diye düşünmekteyiz. Aksi takdirde “Bir yanda Hristiyan Batı-Yahudi İsrail ve işbirlikçi Kürt, Ermeni gruplar ve bölgedeki diğer azınlık halklar cephesi; diğer tarafta ise, içinde Osmanlı bakiyesi  ve kimi ülkelerde Türk nüfusun yoğun olduğu Çin sınırları içindeki Uygur Özerk Bölgesi(tarihi adıyla Doğu Türkistan) ve Sovyet Rusya esaretinde bölünmüş Orta Asya Türk ve akraba devletler(tarihi Batı Türkistan), Azerbaycan Türkleri, Orta Doğulu Müslüman ve Türk topluluklar, Kırım, Kıbrıs, Balkanlar’daki Türkler ve merkezindeki Türkiye cephesi var!” tezi, Türk ve Müslümanlarda yankı bulmaya devam edebilir. Bu sonucunun çıkarılmaması için bizler kucaklayıcı, onarıcı kadın kimliğimizle ve ortak hassasiyetlerimiz olan  erkek dostlarımızla birlikte çalışmalarınıza destek verebiliriz.

Yaşanası dünya umudumuzu korumak istiyoruz. Bunun için; Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Lübnan, Yemen gibi İslam ülkelerine yönelik; onlara kendilerini değerli hissettirecek; yaşadıklarının, insanlığın geleceğine büyük katkı olacağını düşündürecek psikolojik, sosyal ve ekonomik sarsıntıyı hafifletecek tedavi-terapi programları için Sağlık Gönüllüleri Acil durum Ekibi ve stratejisi Projesi başlatılmasını öneriyoruz.. Bununla beraber, kalıcı barış için yapılan veya yapılabilecek çalışmaların sürdürülmesini hatta daha çok teşvik edilmesini de istiyoruz…

Televizyon, internet veya gazetelerdeki dehşet görüntülerini çocuklarımızla birlikte görüyoruz.. Onların küçücük kafalarına, İnsan hayatının değersizleştiği, çocukların ölü balıklar gibi sahile vurabileceği adeta kazındı.. UNICEF’in, kış şartlarını da dikkate alarak, Suriye’deki çocuklar ve Türkiye’deki mülteci Suriyeli ve Güneydoğulu çocuklarımız başta olmak üzere; savaş ve terör mağduru çocuklar için acil insani yardım ve destek  programları  ile onları yeniden çocuklaştırmaya çalışması; farklı sosyal, kültürel kampanyalar yapması ve/veya desteklemesi  çok çok önemlidir … Tanrı korusun; O çaresiz çocuklar bizim, sizin evlatlarınız da olabilirdi…

Türkiyeyi son yıllarda Afrika ülkelerinde yeniden popülerleştiren çalışmaları bu anlamda örnek verebiliriz.. Sovyet Sisteminin çökmesinden sonra sıkıntı içinde olan ülkelere başlatılan insanlık,dostluk, kardeşlik projemiz TİKA yardımlarını, sivil toplum grupları destekli olarak, bilahare Afrika ülkelerine kadar  genişlettik. Samimi gönüllü sivil ekiplerle işbirliği içinde, en çok su, tedaviye yönelik sağlık, çevre koşullarının iyileştirilmesi, sosyal altyapı hizmetleri, tarım, eğitim, üretim sektörüne, sonra da tarihi-kültürel eserlerinin onarımına destek verdik. Hiç süt ve süt ürünü tüketemeyen yerlere, “her eve bir çift keçi projesi” desteği, daha bir çok proje yapıldı. Bir kaç örneği:

 Saygıdeğer Genel Sekreter, dünyaya barış ve huzur getirmek için, yeni bir üslupla yeni şeyler söylemek ve yapmak lazım, galiba. Ve başlangıçlar için önce istemek gerekir.. Biz buna, “niyet” deriz. Başlangıçtaki İyi niyetinizi sürdürmenizi diliyoruz. Türkiye’nin, yoksul ülkelere destek programları öyle başladı. Önce insanlık için bunların önemine inandık, yapmaya niyet ettik ve başardık.

Türkiye kendi şartlarında yapıyorsa, Birleşmiş Milletler kolaylıkla yapabilir…

Yeter ki, inançla başlansın; bütün engeller aşılır,  çevresel etki daireleri genişler; başta Türkiye, tek tek bütün vatandaşları olmak üzere, tahmin bile edilemeyecek kadar çok destekçiler bulanabilir ve dünya gerçekten şahane bir yer olur!  Oysa ki; savaşların yok edici çevresel etki sahası çok büyüktür! Hiç konuşulmuyor ama savaşlar iklimleri, ekolojik  dengeyi de bozuyor, dünyayı doğal rotasından çıkarıyor ve ciddi şekilde tehdit ediyor… Bu tehlikeler ancak yapılacak çalışmalar oranında azalabilecektir.. İşte bütün bu çalışmalardan önce; ivedilikle kalıcı ateşkes sağlanmalı ve bununla birlikte; silahsızlanma gündeme oturtulmalıdır!

Sayın Guterres, açıklamanızda; “küresel terörizmin herkesi tehdit ettiğini” kaydettiniz.. Birleşmiş Milletlerin, insanlık için fakir ülkelere destek programları yapan ve bu gün mağdur duruma düşen Türkiye’ye bu anlamda önemli bir borcu var! Çatı kuruluş yöneticisi olarak, bu mektubu bir anlamda suç duyurusu kabul etmenizi istiyoruz. Başta gelişmiş(!) modern, özgürlükçü görünen ABD’nin ve AB ülkelerinin bu değerler adına PKK, PYD, FETÖ-PDY, DHKP-C terör örgütlerine desteklerini acilen bitirmelerini istiyoruz.. Aynı zamanda bu örgütler de içinde olmak üzere, bütün terör örgütlerinin  “Terör Örgütü” kabul edilmesi gerekir. Birçok ilimizin adeta savaştan çıkmış görüntülerini basından izlemişsinizdir. Terör kendi ülkelerini de tehdit edinceye kadar bunlara Batıdan gerekli tepkiyi göremedik. Korkarız ki bu tablo Türkiye sathında devam ettirilmek istenmektedir. Çağdaş, evrensel değerlere sahip çıktığını iddia eden Batı artık bu ayıptan kurtulmalıdır! Bunun için Ülkemizin insanlarını iyileştirme ve tarihi yapılar, hastaneler, okullar, yol-su-elektrik-kanalizasyon gibi ortak kullanım alanları başta olmak üzere, başlatılması elzem olan maddi hasar onarım programlarımıza da destek verilmelidir, Birleşmiş Milletlerce bu anlamda yapılacak her türlü çalışma için bizler işbirliğine hazırız.

Keza; Suriye, Irak, Afganistan, Pakistan, Lübnan, ve savaş mağduru diğer ülkelerin vatandaşlarına, kendilerini değerli hissettirecek,  yaşadıklarının bir daha tekrarlanması için, insanlığın geleceğine büyük katkı olacağını düşündürecek psikolojik, sosyal ve ekonomik sarsıntıyı hafifletecek tedavi-terapi programları için Sağlık Gönüllüleri Acil durum Ekibi ve stratejisi  projesi başlatılabilir. Bununla birlikte; kalıcı barış için çok daha fazla ve süreklilik arz eden çalışmaları teşvik edilmeli diye düşünüyoruz..

İnancımız o ki; yaşanabilir dünya için yol ayrımındayız: Ya, dünyanın tamamen mahvına giden mevcut gidişata; yeni bir dünya savaşına katkı verecek, ya da insanlığın mutluluğu, kurtuluşu için “Gerçek Birleşmiş Milletler”i gerçekleştireceğiz!

KIBRIS’TA İNSANLIK KAZANSIN!

Sayın Genel Sekreter; bildiğiniz gibi, 40 yılda onlarca defa yapılan görüşmelerde çözülemeyen Kıbrıs Adasının statüsü, geleceği; Bugün(12 Ocak 2017 tarihinde), garantör 3 ülkenin de katılacağı Cenevre’deki son toplantıyla muhtemelen, şekillenecek.  Bizim bu konuda da sizinle paylaşmak istediğimiz hususlar var:

Dile kolay, 40 yıllık yoğun bir diplomasi trafiğidir bu. Belki sonrasında ölümlerin, yaralanmaların olabileceği, keskin bir dönemece girilmiş bulunuyor. Bu yüzden bu yolda seyreden araç sürücülerinin her an durabilecek hızda ve çok kontrollü olması gerekir. Bu konu Türk Milleti için hayati önemdedir ama aynı zamanda büyük insanlık ailesi için de önemli bir sınavdır bu. Biz, Birleşmiş Milletler nezdinde insanlığın, hukukun ve hür düşüncenin bu sınavı başarıyla geçmesini istiyoruz.

Bildiğiniz gibi; Adanın Türk ve Rum ağırlıklı iki toplumlu yakın tarihinde Türk nüfusa yapılan katliamlar ağırlıklı olarak çok üzücü olaylar, önemli kırılma noktaları vardır. Son yüzyılı ele alalım..  1915’ten itibaren yaşanan olaylarda hep “bir daha olmaz” denilmiş ama 1925- 1947 arasında da yaşanmış, 50’li, 60’lı, 70’li yıllarda da hep devam etmiştir. Adanın Yunanistan’a ilhakı Yunan megalo ideasıENOSİS” bu şekilde gerçekleşmez diye, Rum asiler tarafından silahlı tedhiş, terör örgütü“EOKA” kurulmuş. Daha sistemli katliamlar yapılmış. İngilizlerin yönetim yanlışları dolayısıyla olaylar devam ederken, birçok İngiliz de öldürülmüştür. Yönetime sorun çıkarmamasına rağmen Türklere İngiliz Yönetimi tarafından da baskılar yapılmış, şiddeti caydırıcı tedbiCumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcılığına seçilen Dr. Fazıl Küçük’ün, olayların önlenmesi için üstün gayretleri ve uyarıları olmuş ama 1963 Kanlı Noel olayları engellenememiştir. Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ile üç çocuğunun banyo küvetinde vahşice katledilmesi(***). 1964 yılında da katliamların önü bir türlü alınamamıştır.. Yönetim yetersiz kalınca, şiddet eylemleri karşısında korunmak isteyen Kıbrıs Türk Halkı küçük çaptaki grupları birleştirerek, “Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği Teşkilatı(TMT)’nı kurmuş. Arada olaylar olsa da, TMT  kısmen caydırıcı olabilmiştir.

Bu arada;16 Ağustos 1960’ta iki toplumlu kurulan Kıbrıs’ta önce bir kriz(!) yaratılıp, ardından Kıbrıslı Türklere Rumlar tarafından (vahşice yapıldığı dünya basının da büyük üzüntüyle verdiği) saldırılar  olmuş. Dönemin Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl KÜÇÜK; “Rumlarla anlaşmanın güneşin batıdan doğup, doğan batması kadar imkansız” olduğunu söylemiş ve ne yazık ki haklı da çıkmıştır.  1967’de de katliamlar yapılmış. EOKA-B tarafından Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinin aynı gün içinde birbiri ardına basılması, 16 günlük bebekten 95 yaşındaki yaşlıya kadar 126 Türk’ün katledilip, 89 kişinin aynı mezara topluca gömülmesi,  Keşif birliğinde Adaya giden ve uçağı isabet alıp ve esir düşen Pilotumuz Cengiz Topel’e, Uluslararası Savaş Hukuku uygulanmaması, büyük işkenceler yapılması ve hayatını kaybetmesi…kayıtlara geçen daha ne çok olay var. Biz bunları, büyüklerimizi ağzından bizzat dinledik. Bizim neslin de bizzat radyolardan, gazetelerden takip ettiğimiz yıllarda da devam etti olaylar.

Bu arada; 18 Şubat 1973 tarihinde Cumhurbaşkanı Muavinliği görevini mücadelenin içinden gelen merhum lider Rauf Raif DENKTAŞ üstlendi ve bize göre, birçok diplomatik görüşmeye, toplantıya yapıcı çözüm önerileri ile katıldıysa da sonuç vermedi..Olaylar, 1974’e kadar süregeldi… Ve nihayetinde;  1974 yılında Türkiye garantörlük hakkını kullanarak olaylara müdahale etmek zorunda kaldığı “Barış Harekâtı”, 20 Temmuz 1974 tarihinde, Zürih ve Londra Antlaşması’nın IV. maddesine istinaden gerçekleşti. Türk Askeri Kuzey Kıbrıs’a kalıcı olarak yerleşti ve Kıbrıs Türklerinin can güvenliği sağlandı. Bununla birlikte, geçen zaman içinde Adadaki iki toplumun statüsü konusunda dünya kamuoyu bir türlü doğru noktaya gelemedi. Bu süreçte, birçok Kıbrıs Türkü, uzun yıllar sürdürülen yoğun ekonomik baskıya dayanamayarak, çözümü Türkiye’ye göçmekte buldu.

Bize göre aslında mesele, Kıbrıs’ın  jeopolitiğidir… Kıbrıs, yüzölçümü küçük ama stratejik değeri büyük bir adadır. Enerji-petrol ağındadır… Kıbrıs Türk Yönetimi(KKTC)nin, Adanın Yunanistan’a ilhakını isteyen ENOSİS’i gerçekleştirmek için yapılan katliamlara rağmen uzlaşmacı taraf olmasına rağmen karşı tarafın desteklenmesi ise, hen uluslararası ilişkiler hem de insan haklarına terstir.   Bütün bu sebeplerledir ki; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin geri adım atması; Türk nüfusun yok edilmesi olurken, Türkiye cephesi biraz daha kuşatılmış olacaktır, diye düşündürüyor, bize. En önemlisi de; yaşanan katliamların defalarca tekrarlanması, tekrarlanabileceğinin göstergesidir!

Bize göre; Kıbrıs konusunda, İngiltere başta olmak üzere, Türklere karşı çifte standart uygulayan AB ülkelerinin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Rum Yönetimi şeklinde bölünmüş iki toplumlu, iki yönetimli yapıdan sadece Rum yönetimini AB ülkesi ilan etmesi, iç dengeyi Türkler aleyhine bozmuştur. AB’nin bu tutumu bize başka bir olumsuzluğu da çağrıştırmıştır: Tıpkı Türkiye’deki terör konusunda olduğu gibi, acaba yine Birleşmiş Milletleri hata ortağı yapmaya çalışıyorlar mı? Şimdi sizin gözetiminizdeki görüşmelerden objektif  bir sonuç çıkmasını diliyoruz ki, buna insanlığın da ihtiyacı var.

Sayın Guterrres inancımız odur ki; Sizi, teşkilatınızın geçmiş ve sıradan diğer yöneticilerinden ayıracak ve hatta gönüllerde yaşatacak doğru hamleleri yapacaksınız!  Bu aynı zamanda; bütün inançların hemfikir olduğu gibi; Yüce Yaratıcı’nın bize sunduğu ‘şahane yaşanası” dünyaya da borcumuzdur. Mesajınızda; sonu gelmeyen savaşlar yüzünden acı çeken milyonlarca kişiye nasıl yardım edileceği sorusunun, vicdanınızı rahatsız ettiğini ifade etmişiniz ya; evet, bize göre de doğru kelime ‘vicdan’dır. Dünyayı yönetenleri vicdan sahibi olmaya teşvik etmeye devam ediniz, lütfen! Yoksa, Sizin de vurguladığınız gibi; “herkes kaybedecektir”; gerçekten savaşlarda kazanan olmaz; az veya çok kaybeden olur! Oysa artık kazan-kazan felsefesi ile davranılabilir. Ayrıca bir başka hesap da elbette ki Tanrı huzurunda olacaktır. Hepimiz O gün için, bugünden hazır olmalıyız!

Değerli dikkatleriniz için teşekkür ederiz. Saygılarımızla.

——————–

* 20 Ekim 1947’de onaylanan Birleşmiş Milletler (BM) bayrağı açık mavi bir zemin ortasında beyaz BM ambleminden oluşmaktadır. Birleşmiş Milletler amblemi ise, iki zeytin dalıyla çevrili Kuzey Kutbu  merkezli dünya haritasından oluşur. Zeytin dalları barışı, dünya haritası tüm dünya insanlarını, mavi zemin ise denizleri simgeler. Dünya haritasının oturtulduğu yuvarlakta büyükten küçüğe 5 halka vardır.

**Dr. Fazıl Küçük, İstanbul Dar-ül Fünun Tıp Fakültesinin birinci sınıfını okuduktan sonra, Lozan Üniversitesi’ne tıp öğrenimini tamamladı. Lozan kliniklerinde ihtisas görerek Dahiliye Mütehassısı oldu. 
1937 yılı Mayıs ayında Kıbrıs’a dönerek Lefkoşa’da serbest hekim olarak çalışmaya başlayan Dr. Fazıl Küçük, 6 yıl Lefkoşa Belediye Meclis Üyesi olarak görev yaptı. Yanı sıra da tek Türk gazetesi olan “SÖZ”de toplum sorunları hakkında yazılar yayınladı. 1941’de “SÖZ” gazetesi yayınını durdurduktan sonra halkının haklarını savunmak, halkı bilinçlendirmek amacıyla 14 Mart 1942’de kendi gazetesi olan “HALKIN SESİ”ni yayınlamaya başladı. Sırasıyla; Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK), Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi’ni(KMTHP) kurdu. KATAK ile KMTHP birleşerek Kıbrıs Milli Türk Birliği Partisi(KMTB) adı altında yeniden yapılandı. Dr. Fazıl Küçük, başına getirildi. Dr. Fazıl Küçük, öncülüğünde yapılan çalışmalarla İngiliz Koloni Yönetimi, Türk halkının kendi mesellerine müdahale edilmesine artık izin vermemeye azimli olduğunu anladı.

Dr. Küçük, 1954 yılından sonra, İngilizlere ve Rumların “ENOSİS” taleplerine karşı mücadelesini hızlandırdı. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Dışişleri Bakanları arasında yapılan üçlü konferansı izlemek üzere, diğer iki Türk delege ile birlikte Londra’ya gitti. Kıbrıslı Türkler tarafından düzenlenen Trafalgar Meydanı’ndaki büyük mitingde konuşma yaptı. 1958 yılında Türkiye’nin her tarafında düzenlenen büyük mitinglerde, Kıbrıs Türklerinin davasını anlattı. Mücadelenin Türkiye’de benimsenmesine yardımcı oldu. Aynı yılın Kasım ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yapılan Kıbrıs görüşmelerini izlemek üzere New York’ta bulundu. Kıbrıs Türk halkının tezini dünyaya tanıtmak amacıyla “Halkın Sesi” gazetesini ayrıca İngilizce olarak da yayınladı. Dr. Fazıl Küçük, Zürih’te Türk ve Yunan başkanları arasında varılan anlaşma üzerine, 17 Şubat 1959’da Londra’da yapılan konferansta varılan anlaşmayı halkı adına imzaladı. 
Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş anlaşmasına göre Cumhurbaşkanı Rum olurken, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ise Dr. Fazıl KÜÇÜK  oldu.

Rumların 21 Aralık 1963 tarihinde başlattığı saldırıların ardından Genel Komitenin başkanlığını yaptı.  1967 tarihinde kurulan Geçici Kıbrıs Türk Yönetiminde başkanlığa getirildi. Dr. Fazıl Küçük, 18 Şubat 1973 tarihinde Cumhurbaşkanı Muavinliği görevini Rauf Raif DENKTAŞ’a bıraktı. 1980’li yılların başında Halkın Sesi Gazetesinde Kıbrıs Türkü’nün haklı taleplerini savundu Ölmeden önce verdiği son demeçte de, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kurulmasını görmesi ile hayata yeniden kavuştuğunu vurguluyordu. Dr. Fazıl Küçük, 15 Ocak 1984’te Londra’da, 78 yaşında hayata gözlerini hayata kapatıncaya kadar mücadelesini sürdürdü. 

*** Nikos Sampson`un anılarını yayınlayan Eleftheria gazetesi, 1963 Kanlı Noel`inin gerçek sorumlularını gözler önüne sermektedir. Makarios hükümetinin, İçişleri Bakanlığı`nın ve üçlü karargahın Yunan kanadına mensup subayların emri ile hareket ettiğini açıklayan Nikos Sampson, Küçük Kaymaklı savaşlarını da “Yunanlıların Balkan Savaşları dışında Türklere karşı elde ettikleri tek zafer” olarak ilan etmiştir  Bu gelişmeler üzerine Türkiye, 23 Aralık 1963`te İngiltere ve Yunanistan hükumetleri nezdinde harekete geçti. Rum saldırılarının önlenmesi için birlikte harekete geçilmesini istedi. Türkiye’nin girişimi üzerine, 24 Aralık 1963`te Lefkoşa`da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere adına bir ortak bildiri yayınlandı: “Türkiye, İngiltere ve Yunanistan hükumetleri, Türk ve Rum cemaatlaerinden oluşan Kıbrıs Hükümetini karışıklıklara son verilmesine müştereken çağırdılar.

Ufuk Baykal Ülger

Iğdır’da dünyaya geldi. TRT Türkiye’nin Sesi ve Ankara Radyosu’nda 20 yıl Prodüktör olarak çalıştı.Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda Türkçe Yayınlar Müdürlüğü yaptı. Halen Yayın Denetmeni olarak görev yapmaktadır.
Programcılığı milletine, insanlığa hizmet için kutsal bir görev olarak benimsedi; yurt içi ve dışındaki Türk vatandaşlarına ve soydaşlarına yönelik yaptığı programlarında, Türk kültür değerlerini, insanlık ve medeniyet tarihine katkılarını programlaştırdı. Türk dünyası kavramını yayıncılıkta ilk ifade eden insanlardan birisi olarak, bu dünyayı hem birbirlerine, hem Türkiye’deki ve yurt dışındaki vatandaşlarımıza tanıttı, ortak geleceğimize köprü olmaya çalıştı.

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir Cevap Yazın