"Kafanın söylediklerini duymakla kalbinden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbinin konuşması sonsuzluktan gelir." Aborjin Öğretisi

Türk Dünyasında Ortak Kültür Unsurları

90’lı yıllar kuş misali uçup gitti. 2000’ler… Milenyum… Yeni bin yılın ilk 16 yılı da ardımızda kaldı. Nasıl da heyecanla başlamıştı 90’lar. Komünist diktatörlükler ardı ardına devriliyor, Demir Perde yırtılıyor, duvarlar yıkılıyordu. Kocaman bir dünyanın kapıları açılıyordu önümüzde. Yüzlerce yılın ardından bağımsızlık bayrağını göndere çekiyordu kardeşlerimiz. “Hazar’ın suyu kabarıyor yine” derken “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk Dünyasından söz ediyorduk coşkuyla. Közün üstünü kaplayan küle üflüyor, kardeşliğimizin unsurlarını yeniden gözden geçiriyorduk heyecanla. Bazıları Türk değil “Türki” dese de, yaşanan heyecanı kırmak için gayret gösterse de, Türk Dünyasının varlığını bilen, ortak geçmiş ve geleceğe inanan bir kitle de Türk’ün kardeşlik duvarına tuğla koymaktan asla geri durmadık. Türk halklarını birbirlerine bağlayan ortak kültür unsurlarını her fırsatta vurguladık. İşte bu yazı da onlardan biri. İnsanlık tarihinin binlerce yılında Türk’ü cihangirliğin zirvesine taşıyan bir ortak kültür unsuru, bu yazının konusu… Türk ve at…

At Diyemem Sana, Kardeş Derim… Kardeşimden De Üstünsün

Karacaoğlan bir şiirinde der ki: “Yiğit yiğidin kardeşi, at yiğidin öz kardeşi.” Bütün Türk halklarının ortak atası Dede Korkut’ta bu anlayış, hemen hemen aynı ifadelerle dillendirilir. Hikâyenin kahramanı Bamsı Beyrek atıyla adeta sohbet eder ve ona şöyle seslenir: “At diyemem sana, kardeş derim. Kardeşimden de üstünsün.” At ile Türk insanı arasındaki dostluk öylesine derin, öylesine köklü ki… Divan-ı Lugat-it Türk’te geçen bir deyim, atı Türk’ün kanadı ilan ediyor. “Kuş kanadıyla Türk atıyla!”

Destanlarda olsun, halk hikâyelerinde olsun, masallarda, atasözlerinde ya da deyimlerde olsun, kısaca halk edebiyatımızın hemen her alanında Türk insanının atıyla kardeşliğini dile getiren inci gibi sözlere, benzetmelere rastlarız. Destanların asıl kahramanları olan insanlar ancak atları ile birlikte bir değer ifade ederler. Kırat olmasa Köroğlu, Köroğlu olur muydu? Aşkar’sız Battal Gazi, Akkula’sız Manas, Boz Atı olmadan Hızır düşünülebilir mi? Modern zamanlarda Kırgız toprağının Türk dünyasına ve bütün insanlığa armağanı olan Cengiz Aytmatov “Elveda Gülsarı” diğer adıyla “Kopar Zincirlerini Gülsarı” romanıyla günümüz insanına, merkezinde bir atın yer aldığı yepyeni bir destan sunmuştur.

Türkülerin, manilerin sevilen bir motifidir at. İşte bir mani:

Atım atım kır atım, geliyor adım adım 

Hiç kimsede kalmadı, sende kaldı muradım…

Bir halk türküsünde şair:

Bindiğim atımın irengi aldır   

Durma sen Türkoğlu düşmana saldır  

Savaş bizim için cennete yoldur  

Gökteki melekler ünüm dinleşir…

 

Derken, herhalde cennete atıyla birlikte gitmeyi hayal etmektedir.

Türklerin eski devirlerde kullandığı 12 hayvanlı takvime adını veren hayvanlardan biri de attır. Bilindiği gibi bu takvim, 12 yıllık devreleri kapsıyor ve her yıla bir hayvanın adı veriliyordu. Pars Yılı, Tavşan Yılı, Yılan Yılı gibi… Bunlardan biri de at yılıydı.

Türk’ün Tarihi Atın Tarihi

İster Kazak ister Kırgız ister Türkmen ya da Özbek, Tatar, Başkurt veya Karakalpak, hangi boydan olursa olsun Türk insanının ata karşı duyduğu bu sevgi, bu bağlılık nereden kaynaklanıyor diye bir soru düşüyor aklımıza. En doğru cevap şu olsa gerek: “Atın insanoğlunun hizmetine girdiği ilk günden…” Çünkü halı dokumak gibi attan yararlanmak da Türk’ün insanlığa bir armağanıdır. Ara sıra farklı görüşler ileri sürülse de atı ilk önce ehlileştirip binek hayvanı olarak insanlığın hizmetine sunanların Türkler olduğu tarihi bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Türkolog W. Schmith “Orta Asya’da yaşayan ve çok eski bir zamanda avcılık hayatından hayvanları ehlileştirmeye geçen ilk kavim Türkler olmuştur. At Türkler tarafından ehlileştirilmiştir ve Türkler ata binen ilk insanlar olarak görünmektedir” diyor.

Asya’da ilk at kalıntıları Türk anayurdu bölgesinde, Afanasyevo kültürü (M.Ö. 2500-1700) ile onun devamı niteliğindeki Andronovo kültürüne (M.Ö. 1700-1200) ait kazı bölgelerinde karşımıza çıkmıştır. Atın ehlileştirilip insanlar tarafından yük hayvanı olarak kullanılması bile ikinci derecede öneme sahiptir. Esas olan atın binek hayvanı haline getirilmesidir. Bozkır kültüründe rol oynayan baş aksiyon da biniciliktir. Geniş otlakları, uzak su başlarını süratle dolaşma gereği, Bozkır kültürüne özgü bir ihtiyaçtır.

Önce kalabalık sürüleri kollamak gibi bir ekonomik araç olan binicilik kısa zamanda askeri değer kazanır. Bozkır savaşçılığının temeli olur. Savaş atı tipi geliştirilir. Andronovo kültürünün sahibi olan savaşçı topluluğun -proto Türklerin-  etrafa hâkim olmaya başlaması, dünya tarihinde 3500 yıl sürecek “ savaş atı çağını” açan bir kültür hamlesiydi. Çinliler ata binmeyi ancak M.Ö. 300’lerde Asya Hunlarından öğrenebilmişlerdir.

Bozkır Ekonomisinde ve Günlük Hayatında At

Atın Türk kültüründe ve edebiyatında bunca ağırlıkla yer alması, onun hem ekonomik hem de siyasi açıdan taşıdığı değerle ilgilidir. Denilebilir ki Türk dünyasının siyasi ve kültürel tarihinin önemli bir bölümüne şekil veren at olmuştur. Bu yüzden olsa gerek birçok edebiyat araştırmacısı ve kültür tarihçisi Avrasya bozkırlarında kök salıp gelişen Türk kültürünü “atlı bozkır kültürü” olarak adlandırır. Bu hayat tarzı içinde at, bir binek hayvanı olmanın yanında etinden, sütünden, derisinden yararlanılan ekonomik bir varlıktır. Yerleşik köy ve şehir hayatına geçmek Türkleri ata karşı duydukları sevgi ve bağlılıktan koparmaz. Asya’dan batıya, Anadolu’ya doğru yüzlerce yıl devam eden kitleler halindeki göçlerini, Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin kurulup gelişme süreçlerini düşünecek olursak, Türk insanını Asya bozkırlarından Anadolu’ya ve oradan da Avrupa içlerine kadar taşıyanın at olduğunu görürüz.

Tarihi kaynaklar Türk’ü atıyla birlikte kaydetmiş. İster Çin, isten Bizans… Çin kaynaklarında çeşitli Türk kavimlerinin atlı baskınlarından söz edilmekte. Doğu’da doru atlar, batıda boz atlar,  kuzeyde yağız atlar, güneyde ak atlar… Bazı rivayetlerde Metehan’ın ordusunu atların rengine göre düzenlediği ifade edilmekte. Yine onların güçlü-kuvvetli atlara bindiklerini, seferlere böyle çıktıklarını öğreniyoruz.

Çin Yıllıklarının ve Divan-ı Lugat-it Türk’ün bize verdiği bilgilere göre Türkler Göktürkler çağında yani 550-750 yılları arasında atı bir değişim aracı olarak kullandıklarını görüyoruz. Çinlilerden at karşılığında ipek alıyorlardı. Dolayısıyla ticaretin, ekonominin belkemiğini atlar oluşturuyordu. At sadece ticaretin değil beslenmenin, barınmanın ve giyinmenin de kaynağıydı. Özellikle at eti tüketimi yaygındı. Sadece o dönemde değil, günümüzde de Kazak, Kırgız, Tatar ve Altay Türkleri arasında yani daha çok kuzeyde yaşayan Türk boylarında at etinin koyun, keçi, sığır etinden daha değerli kabul edildiğini biliyoruz. Buna karşılık sadece Kıpçak grubu Türklerin değil güneydeki Oğuzların da at eti yediklerini Dede Korkut Hikâyelerinden öğreniyoruz. Nitekim Dede Korkut’ta “göl kadar kımız, tepe kadar et” yığarak gerçekleştirilen büyük şölenlerden söz edilir. Ve bu etler “attan aygır, deveden buğra, koyundan koç” kesilerek yığılır şölen sofrasına. Dede Korkut’un Kanturalı hikâyesinde, Kanturalı’nın at eti yediği anlatılıyor. Öldüğünde aygırının kesilerek ölü aşının verilmesini eşine vasiyet ettiğini yine bu metinlerden anlıyoruz. Dede Korkut’un esas itibarıyla Oğuz grubu Türlerin bir destanı olduğundan hareketle bu örneği veriyoruz. Ama biliyoruz ki Dede Korkut  Oğuz metni olduğuna göre bütün bunlar Oğuzların da at eti yediklerini gösteriyor.

Türk insanının gerek kültürel gerek siyasi tarihinde önemli roller oynayan atına karşı özel bir özen göstermesinden daha tabii ne olabilir ki? At bakımı, beslenmesi, cins atların yetiştirilmesi ve at hastalıklarının tedavisi gibi konular eski Türklerin günlük hayatlarının önemli bir parçasıydı. “Baytarnameler” at yetiştiriciliğine dair konuların ele alındığı kitaplardı. Tanrı gök atlarını Dede Korkut yazmalarına göre Kazılık’ta, Orhun yazıtlarına göre Ötüken’de yarı at yarı insan olarak yaratmış. Yakutların tarihi metinlerinde de at başlı insan motifi yer almaktadır. Bu atlar alınları geniş, gözleri iri, kirpikleri uzun, başları küçük şekilde betimlenir. Bu şekilde resmedilen güçlü, dirençli, savaşta üzerinde taşıdığı süvarinin yoldaşı olan atlar sadece edebi metinlerde değil, at yetiştiriciliğinin bütün vasıflarının anlatıldığı Baytarnamelerde de benzer şekillerde anlatılır. Rengine göre tercih edilen atlara baktığımızda en çok doru atların tercih edildiğini görürüz. Bunu boz, ağboz, kır ve alakır atlar takip eder. Bütün Türk dünyasının efsanesine, destanına, edebiyatına, sanatına sinmiş bu iri cüsseli, güçlü atlar günümüzde Türkmenistan’da Ahalteke, Azerbaycan’da Karabayır, Kazakistan’da Kadana adlarıyla karşımıza çıkar.

Atlı Oyunlar

Günümüzde atlar savaşların ana araçlarından biri değil. Geçen zaman ata yüklenen fonksiyonların azalmasına sebep olmuştur. Bugün atlar çeşitli yarışmaların ve atlı oyunların ana kahramanları durumunda.

Eski devirlerde, at üzerinde hızla giderken, dikilmiş hedeflere ok atmak bir savaş talimiydi. Bugün bu, atlı okçuluk diye adlandırılan bir yarışma. Atlı okçuluk Anadolu sahasında yerini cirit dediğimiz bir oyuna bırakmış. Belki de mızrak fırlatılan savaşların günümüze bir uzantısı. Kars, Erzurum, Bayburt, Uşak, Konya gibi illerimizde zaman zaman cirit müsabakaları sergileniyor.

Ve tabi ki at yarışları. Kırgızların büyük destanı Manas’ta çok uzun soluklu bir yarıştan bahsediliyor. Üç ay süren bir yarış bu… Günümüzde Türkmenistan’da Ahalteke atlarıyla ilgili önemli faaliyetler yürütülmekte. “Ahalteke At Kültürü” adlı etkinliklerde, Manas destanında anlatılanlara benzer, uzun solukla bir yarışma, 120 kilometre menzilli bir yarışma gerçekleştiriliyor. Geçmişte savaşlara, uzun seferlere dayanıklı at yetiştirme yöntemlerinin bir yansıması olarak bu tür yarışlar karşımıza çıkıyor.

Gökbörü Kökpar Buskaşi

Atlı oyunların belki de en dikkat çekeni “gökbörü” diye adlandırılanıdır. Türk halklarından Kırgızlar ve Kazaklar arasında yaygın bir oyun. Onlar kökpar” diyorlar. Güney Türkistan’da, Afganistan’da da oynanıyor. Buralardaki Türk topluluklarının yanında Afganlar da bu oyunu severek oynuyorlar. Onların verdiği isim ise “buskaşi.”

Afganistan’nın Ruslar tarafından son işgal girişimi sırasında göç ederek Türkiye’ye gelen, Van’a yerleşerek burada Ulupamir yerleşimini kuran Kırgızlar, bu oyunu ülkemize de getirdiler.

Gökbörü oyununun özü, yarışmacılara eşit bir uzaklığa bırakılan oğlağı, koşmakta olan atın üzerinden eğilerek kapmak ve diğer yarışmacılara kaptırmadan belirlenen hedefe bırakmaktır. Oyunda kullanılan oğlağın başı ve ayakları kesilir, içi saman doldurularak dikilir. Oyun alanı olarak belirlenip çizilen geniş dairenin ortasına bırakılır. Biniciler atlarını dörtnala oğlağa doğru koştururlar. Eyerin üzerinden kayarak oğlağı yerden kapmaya çalışırlar. Oğlağı kapan, onu diğer yarışmacılara vermemek için eyere yerleştirip bir bacağı ile sıkıştırır. Bazen diğer biniciler yetişip oğlağı almak için hamle yaparlar. Böylece çetin bir mücadele başlar. Bazen biniciler düşer, bazen atlar yuvarlanır. Bu mücadeleden sıyrılıp oğlağı hedefe bırakan bir sayı kazanmış olur.  En çok sayı yapan oyunun galibidir. Elbette ki bu da diğer atlı oyunlar gibi atlı savaşlar devirlerinden günümüze uzanan bir hatıradır.

Şaha Kalkan At Ve Türk Dünyası

Elbette ki at Türk halklarının önemli bir bölümünde bugün, günlük hayatın bir parçası değil. Günümüz Kazak edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri, Rahmankul Berdibayav Türk’ün atından uzaklaşmasını bakın nasıl yorumluyor. “Atın üzerindeyken Türk’ün göğsü kabarır, omuzları dikleşir, gözleri ufka dikilir, kendine güveni gelir. Ne zaman ki attan indik o zaman omuzlarımız düştü, başımız öne eğildi. Türkleri tekrar ata bindirmek lazım…”

3. Binyılın başında ardımıza dönüp tarihimizin derinlerine doğru baktığımızda bizi birbirimize yaklaştıran en önemli kültür unsurlarından biri olarak atı görürüz. Türk Dünyasını bu asil, bu vefakâr, bu cefakâr, bu korkusuz hayvanla, bütün tarihi boyunca Türk’e yoldaşlık eden at ile sembolize edelim. Ve bir dileğimizi, bir umudumuzu, geleceğin çok daha güzel olacağına dair inancımızı bu sembolle anlatmaya çalışalım. Faruk Nafiz Çamlıbel’in mısralarındaki şaha kalkmış yağız at bu dileğimizi dillendirsin.

“Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor,

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor!”

Son macerayı dinlememiş varsa anlatın

Ram etmek isteyenler o mağrur, asil atın

Beyhudedir, her uzvuna bir halka bulsa da

Boştur, köpüklü ağzına gemler vurulsa da…

Coştukça böyle sel gibi bağrında hisleri

Bir gün başında kalmayacaktır seyisleri

Son şanlı macerasını tarihe anlatın

Zincir içinde bağlı duran kahraman atın

Gittikçe yükselen başı Allah’a kalkıyor

Asrın baş eğdi sandığı at şaha kalkıyor!”

Hasan Ali DEMİRCAN

Düzce’de doğdu. Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Radyo-Televizyon Bölümü’nden 1987’de mezun oldu. 1988’de TRT’ye yapımcı olarak girdi. Radyo ve televizyon programları hazırladı. Yönetici olarak görev yaptı. Hayal Şehirler adlı bir kitabı bulunmaktadır. Halen TRT İç Yapımlar Koordinatörlüğünde görev yapmaktadır. Yazı çalışmalarını Türk Dünyası ve Türkiye konularında yoğunlaştırmıştır. Evli, 3 kız ve 1 torun sahibidir.

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir Cevap Yazın