FETÖ eliyle yapılan “15 Temmuz Kalkışması”, ABD-İngiliz projesi olan TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN ADIM ADIM TASFİYESİ darbesidir. Türk Silahlı Kuvvetlerini çökertmek ve Parlamentoyu etkisiz hale getirmek üzerine kurgulanmıştı… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla, vatandaşlarımız “vatan savunması” için yollara, meydanlara koştu. 247 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. İşbirlikçi PKK da bundan aylar öncesinde Güneydoğu’yu ele geçirmek için tüneller kazmış, silah-mühimmat yığınağını yapmıştı. Allah’a şükür ki, bu illerde, Ankara’da ve sınır boylarında kazanan, Kahraman Türk Ordusu olmuştur. Allah bütün şehitlerimizden razı olsun!

“Beri gelin kırk kardaşım, Size feda olsun benim başım!”

Bütün Türk halklarının aksakalı, ozanların piri, uluların ulusu Dede Korkut der ki;

“Beri gelin kırk kardaşım,

Size feda olsun benim başım!”

Dünya tarihini şekillendiren önemli oyunculardan biridir Türkler. Beş bin yıla yaklaşan uzun bir maziye sahiptirler. Ortaya çıkışları ve yayıldıkları coğrafya, benzersiz bir tarihe sahip olduklarını ortaya koyar.

Dünya üzerindeki bütün milletler belli bir merkez etrafında tarihlerini oluştururken, Türkler tarihlerini orta ve kuzey Asya’da, Karadeniz’in kuzeyinde, doğu Avrupa’da, Balkanlarda, Kafkasya’da, Ortadoğu’da, Anadolu’da, Kuzey Afrika’da ve Hindistan’da şekillendirdi. Bu yüzden belli bir tarih döneminden başlayıp günümüze dek uzanan bir Türk tarihinden söz edemiyoruz. Buna karşılık Asya’daki, Ortadoğu’daki yahut Hindistan’daki Türklerin tarihlerinden ayrı ayrı bahsediyoruz. Ancak bütün bu tarihler geçmişin derinliklerinde buluşuyor. Bu tarihleri oluşturanların torunları aynı tohumun meyveleri, aynı kökün budakları olduklarının bilincini taşıyorlar.

Beş bin yılın içinde farklı coğrafyalara, farklı iklimlere, farklı kültürlere uzanan bir tarihi yolculuktur Türklerinki. Bu yolculuk onları çeşitli kavimlerle, milletlerle, kültür ve medeniyetlerle karşılaştırdı. Türk milleti Asya bozkırlarında şekillendirdiği kendi kültür ve medeniyetinin temel niteliklerini koruyarak başka kültürlerle karşılaştı, onlarla kaynaştı, onlardan etkilendi, onları etkiledi ve yeni sentezlere ulaştı. Bu yolculuk, bugün dünya üzerinde bayrak dalgalandıran 7 bağımsız Türk devletinin, Kazakların, Kırgızların, Özbeklerin, Türkmenlerin, Azerilerin, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türklerinin yolculuğudur. Özerk cumhuriyetlerde, özerk bölgelerde, başka devletlerin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren bütün Türk halklarının yolculuğudur. Uygurların, Tatarların, Başkurtların, Karakalpakların, Sahalıların, Tuvalıların, Altaylıların, Kaşkay’ın, Halac’ın, Karaçay’ın, Kumuk’un, Karay’ın ve nicelerinin yolculuğudur bu. Binyılları aşıp bugüne ulaşan Türk’ün benzersiz, heyecan verici yolculuğu…

Türk Kime Derler

Kadim bir millet oluşu antropologları, arkeologları, tarihçileri Türk adı etrafında araştırmalara sevk etmiş. Bu ad ne anlama geliyor? İlk olarak hangi kaynaklarda rastlanıyor? Avrasya coğrafyasının nerelerinde karşımıza çıkıyor? Bu ve benzeri soruların ardına düşen araştırmacılar en eski kaynaklarda Türk adını araştırmışlar.

Türk adına ilişkin söylenen ilk şey, bir rivayet… “Nuh Peygamberin küçük oğlu Yafes, oğluna “Türk” adını verir ve ona iki nehir arasındaki sahadan toprak payını ayırır…”

Ön Asya’da, Irak topraklarında bulunan çivi yazılı tabletlerde “Turukku“ şeklinde ifade edilenler Türkler miydi? Tevrat’taki “Togharma,”  Heredot tarihindeki “Targita” Türkleri mi ifade etmekteydi?

Çin kaynakları, Göktürk devletini kuran Türklerin Altay dağlarının eteklerinde yaşayan, demircilik yapan boylar olduğunun bilgisini verir. Çinliler Altay dağlarını miğfere benzetirlermiş. Çin dilinde miğfer, “Türk” kelimesiyle daha doğrusu Tu-kie şeklinde ifade edildiğinden, burada yaşayanlara da Türk derlermiş.

Çinlilerin miğfer anlamında kullandığı Türk kelimesi, Arap-İslam kaynaklarında “terkedilmiş” anlamını taşımaktaymış. Eski İran edebiyatında “Türk” demek, “güzel insan” demekti.

Tarihçi Vambery “türemek” –çoğalmak- anlamına gelen kelimenin zamanla Türk şeklinde söylendiğini ileri sürerek kelimenin ilk etimolojik açıklama denemesini yaptı. Sosyolog Ziya Gökalp ise Türk tarihine, devlet-toplum ilişkilerinde kanunların yerine ve önemine bakarak Türk adını “töreli, kanun sahibi” şeklinde açıkladı.

Günümüzde kabul edilen anlamıyla Türk, “güç, kuvvet” demektir.

Bugün söylediğimiz şekliyle Türk kelimesine ilk olarak 720-735 yılları arasında dikilen Orhun anıtlarında rastlanır. Bu kelime bir topluluğu etnik açıdan isimlendiriyordu. Ancak bunun ötesinde, siyasi bir teşekkül adı olarak da kullanılıyordu. Bünyesinde Türk etnik kökeninden pek çok boy bulunan bu devletin adında Türk kelimesinin yer alması, doğal bir durumdu. Ancak buradan başlayarak bünyesindeki diğer boyları da temsil eden siyasi bir teşekkülün, devletin adıydı aynı zamanda. Türk adı, yalnızca Türk kavminin adı olarak değil, daha çok Türk devletini karşılayan bir deyim olarak kullanılmaktaydı. 585 yılında ünlü Göktürk kağanı İşbara’ya Çin İmparatoru tarafından yazılan mektupta “Büyük Türk Kağanı” şeklinde hitap ediliyordu. Belgeyi Çin grameri bakımından inceleyen araştırmacılar, Türk sözünün Türk devleti olarak anlaşılması gerektiğini ifade ediyorlar.

      Türk’ün Vatanı

“Ben sizlere oldum Kağan

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran

Av yerine yürüsün kulan

Demir kargı olsun orman

Daha deniz, daha müren

Güneş bayrak gök kurıkan…”

Oğuz Kağan destanından aktardığımız bu mısralar Türk’ün cihangirlik ruhunun, dünyanın her köşesini öz vatanı saymasının ifadesi.

“Daha deniz daha müren

Güneş bayrak gök çadırım…”

Bütün dünyayı hâkimiyet ufkunda gören bir anlayış… Tarihin ötesinden, destan metinlerinden süzülüp gelen bu anlayışa, günümüze iki örneği ulaşan Oğuz Kağan Destanında şahit oluyoruz. Elbette ki bunun destan metinlerinde, tarih kayıtlarında başka örnekleri de var.

 Ancak bu yaklaşım bize Türk boylarının tarih sahnesine nereden ve ne zaman çıktıklarının bilgisini vermiyor. Bu konuda Nuh Peygamberin küçük oğlu Yafes’le ilgili rivayette bir ibare var: “Nuh Peygamberin küçük oğlu Yafes, oğluna “Türk” adını verir ve ona iki nehir arasındaki sahadan toprak payını ayırır…” Acaba burada zikredilen iki nehir, Seyhun ve Ceyhun arası yani Maveraünnehir midir? Tarihi Türkistan’ın bu iki büyük nehir ile Issık Göl arasında şekillendiğini dikkatlerimizden uzak tutmamalıyız. Ancak Mezopotamya’da yani Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki bölgede de “Türk’ü” hatırlatan kaya resimlerinin varlığı bir soru işaretinin daha ışığını yakıyor zihnimizde.

Bu noktada “Turan” kelimesine de bir açıklık getirmekte fayda var. Kelime Fars kökenli… İran destanlarında dünyayı üç oğlu arasında bölüştüren Nuh Peygamber değil, İran Şahı Feridun’dur. Farsça Tur (Turec) Türk demektir. Turan da Tur kelimesinin çoğuludur. İran-Turan mücadelesinde Turan, Sakaların efsanevi hakanı Alp Er Tunga’nın yurdudur. Destanlar devrinde bir coğrafya terimi olan Turan, bugün sembolik bir anlam kazanmış, Türklüğün dünya üzerindeki manevi ve kültürel birliğini ifade eder hale gelmiştir.

Bugünkü söyleyişe uygun olarak Türk adına ilk kez Orhun Anıtlarında rastlıyoruz. Peki, 720- 735 yılları arasında dikilen anıtlara bakarak biz Türk tarihini buradan mı başlatacağız? Elbette ki değil. Anıtlarda adı geçen Göktürk devletinin 552 yılında kurulduğunu Çin imparatorluk yıllıklarından açıkça görüyoruz. Devletin kurucusu olan Aşina ailesi, Chou Kitabı ve Kuzey Hanedanlar Tarihi ‘ne göre, Hiung-nu’nun ayrı bir koluna mensuptur. Kaldı ki Göktürkler, Türklerin kurdukları ilk devlet de değildir.

 Arkeolojik araştırmalar ve antropolojik veriler, bu tarihten çok önceleri, milattan önce 3. binde Altay dağlarında Türk tipinde bir kavmin yaşadığını gösteriyor. İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi adlı eserde merhum Prof. Bahaeddin Ögel şunlar kaydediyor:

Bu çağın en etkili ve ana kültürü, gene Altay kültürüydü. Artık Altaylıların Orhon nehri kıyıları, Moğol bozkırı ve İrtiş nehri boylarına tesir etmek suretiyle, gelecekte Orta Asya kültürünün temellerini hazırlamaya başladıklarını görmekteyiz.

 Milattan önce 2. binin başlarında da Altay dağlarındaki kavimlerin ırk saflıklarını hâlâ koruduklarını antropolojik incelemelerden anlamaktayız. Güney Sibirya’da ise Mongoloid ırklar hâkim durumdaydılar. Fakat 2. binin başlarında birdenbire bu Mongoloidlerin kovulduğunu ve yerlerine batıdan gelen bir kavmin yerleştiğini görüyoruz. Bu yeni akının Altaylardan gelmesi muhtemeldi. Görülüyor ki bu çağın iki kültür merkezi Altay dağları ile güney Sibirya idi. Bu her iki kültür de artık Oğuz tipinde beyaz bir ırk tarafından temsil edilmekteydi. Bu iki merkezden yavaş yavaş yayılmaya başlayan kültür tesirleri Batı ve Doğu Sibirya ile Moğolistan’ı hatta Uralları bile kendi etki alanı içine almaya başlamıştı. Kültür bakımından komşularına göre çok ileri olan bu beyaz ırk kimlerdi? Bu suale kendimizden çok emin olarak şu cevabı vereceğiz. Türklerin ataları idiler!”

Milattan önce 1. bin yılın yarılarında, yani günümüzden 2500 yıl kadar önce, artık Büyük Hun devletini kuracak olan kabilelerin kendilerini göstermeye başladıkları anlaşılıyor. Bu bilgiye de arkeolojik buluntulardan elde edilen verilerden ulaşılmaktadır.

Milattan önce 3. binden 600. senelere kadarki 2500 yıllık devre birçok bilim adamı tarafından Orta Asya Türk tarihinin girişi kabul edilmektedir.

Milattan önce 3. bin yılın ortalarını bugün dünya üzerinde varlığını sürdüren Türk halklarına ait tarihin başlangıcı kabul edersek, o zamandan günümüze 4500 yıllık köklü ve derin bir tarih çıkar ki, bu da bütün Türk halkları için haklı bir gururun vesilesi olsa gerektir.

Bugünkü bilgilerimiz, Türklerin, Merkezi Asya’nın kuzeydoğu kesimlerinde tarih sahnesine çıktıklarını gösteriyor. Onlar uzun tarihi süreçte Avrasya’nın çeşitli bölgelerine yayıldılar, farklı isimler altında yüzden fazla devlet kurarak tarih boyunca varlıklarını sürdürdüler.

İlk Türk Yurdu Neresiydi?

Türk tarihinin başlangıç dönemleriyle ve ilk vatanlarıyla ilgili tartışmalar bilim çevrelerinde sonuçlanmış değil. Merkezi Asya, Baykal ve Balkaş gölleri arasının ilk Türk yurdu olduğuna dair açıklamalar geniş çevrelerde kabul görse de arkeolojik, antropolojik, filolojik veriler, yeni buluntular farklı tezleri de gündeme taşıyor. Özbek’iyle, Kırgız’ıyla, Kazak’ı, Tatar’ı, Türkmen’iyle Türk halklarının Avrasya denen coğrafyanın hemen her yanına yayılmış olması bu tartışmayı ortaya çıkartan en önemli sebep olsa gerek.

Nedir bu tartışmalar? Hemen kısaca onlardan da söz edelim.

Birincisi Sümer dili ve Türkçeyle ilişkisi meselesi… Sümerce ile Türk dilinin yapı bakımından benzerliği ve bu iki dilde karşılaşılan ortak kelimeler bu tartışmaların temelini oluşturuyor. Bilindiği gibi Sümerler, yazıyı ilk bulan kavim olarak tarihteki şanlı yerlerini almışlardır. Yazı ve tarih arasındaki ilişkiyi dikkate alanlar, bu yüzden “tarih Sümer’le başlar” demektedirler.

Günümüzden beş-altı bin yıl önce yaşamış insanların kültürleri ile günümüz arasında nasıl bir bağ kurabiliriz? Hangi unsurlar bizim bu bağı kurmamıza yardımcı olur? Kullanılan eşyaların, barınakların özellikleri, daha sonraki asırlarda birbirini tekrar eden özel semboller sanat tarihçileri ve arkeologlar tarafından ipuçları olarak kullanılmaktadır. Bunların yanında karşılaştırma yapılan toplukların kullandıkları diller, ortaklıkları veya kök birlikteliğini açıklayan ana unsurlar olmaktadır.

Dünyanın en önemli Sümerce bilgini Kramer, Sümercenin Türkçeye benzer bir dil olduğunu belirtmişti. Mezopotamya’da yani Dicle ve Fırat nehirleri arasında medeniyetini kuran Sümerler, Türkler gibi eklemeli bir dil kullanıyorlardı. Bu yapı benzerliğinin yanında Türkçeyle Sümerce arasında 1000 kadar ortak kelime bulunduğu tespit edilmiş. Mesela Türkçede bilinen en eski kelimelerden biri olan “Tanrı” kelimesi, Sümercede Tengeri şeklinde ifade edilmekteydi. Tarih araştırmacıları bu durumun Sümerler ile Türkler arasında bir akrabalığa işaret edebileceği gibi, bir komşuluğa da işaret ediyor olabileceğini söylüyorlar. Dolayısıyla Sümer devrinde Türklerin Mezopotamya bölgesinde yaşadıkları gibi bir sonuca ulaşıyoruz. Azerbaycanlı edebiyat araştırmacısı Yaşar Karayev Azerbaycan Edebiyatı adıyla Türkiye Türkçesine aktarılan eserinde Türkçe ile Sümerce arasındaki yakınlığa dikkat çekiyor. Diyor ki; Eğer “tarih Sümer’den başlarsa, Türkçe de Sümerceden başlar” sözünü buna ilave etmek mümkündür.

Sümer diline bağlı tartışmalar, “Türklerin ataları olan kavimlerin ilk yurtları neresiydi” tartışmasını boyutlandırıyor. Macar dilbilimci Nemet “Türklerin ilk vatanının Orta ve Doğu Asya olması teorileri yetersiz kalmış, eskimiştir” diyerek bu soruyu tartışma platformuna çekmiştir.

Türklerin anayurdu tartışmalarındaki ikinci konu, Saka-İskitlerin etnik aidiyetleri meselesidir. Günümüzden 2400-2600 yıl kadar önce Seyhun nehrinin doğusunda, Issık göl civarında yaşayan halklara eski Yunan kaynaklarında Saka veya İskit adı verilmekteydi. Sakaların günümüz milletleri ile etnik bağları üzerine birçok fikir ileri sürülmüşse de, bu tartışmalı bir konu olarak ortadadır.

Meşhur İranlı şair Firdevsi’nin Şehname adlı eserinde İranlılarla Turanlıların tarih içindeki mücadelesine geniş şekilde yer verilir. Şehname’de adı Afrasyap şeklinde geçen Turan hükümdarı, en eski Türk destanlarından birinin kahramanı olan Alp Er Tunga’dır. Alper Tunga, Sakaların hükümdarıdır. Rusların “Yakut” diye adlandırdığı Sibirya’da yaşayan bir Türk topluluğu kendini “Saha” (Saka) diye adlandırıyor. Buradan hareketle tarihteki Saka-İskitlerin etnik aidiyetine ilişkin bir sonuca yaklaşabiliriz belki de…

Saka-İskit tartışması bir yönüyle “ilk Türk yurdu neresidir?” tartışmasıdır. Onların kadim Türk yurdunda yaşadığı bilim çevrelerince aşikâr… Ancak Sakaların oluşturduğu medeniyet, batılı bilim çevrelerinin kurdukları “tarihleri boyunca göçebe, barbar Türk kavimleri” teziyle uyuşmuyor. Saka-İskitler yaşadıkları devre göre ileri bir medeniyet geliştirmişlerdi. Bu yönleri onları Türk etnisitesinden ayrı sayma çabalarında etkili görünmektedir.

Türkmenistan’da gerçekleştirilen Anav kazıları, tartışmanın başka bir boyutunu oluşturur. Son arkeolojik çalışmalar Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’ın dış mahallelerinden biri olan Anav’da geçmişi 6000 yıl gerilere giden bir yerleşim ortaya çıkarmıştır. Anav kültürünün Türklerin atalarıyla, yani ön-Türk kavimleri ile ilişkisi de bugün arkeologların, tarihçilerin zihinlerini meşgul eden bir konudur.

Kuzey Kafkasya’daki Kabarda-Balkar Muhtar Cumhuriyeti’nden tanınmış tarihçi, arkeolog, etnolog ve dilbilimci İsmail Mızıulu, Türklerin ilk yurdunun İtil-Cayık nehirleri civarı olduğu tezini ileri sürmektedir. “İtil ve Çayık nehirleri arasındaki yörelerden hareket eden Proto-Türk boyları M.Ö. 3. binden başlayarak kuzeyde Fin-Ugor yöresine, doğuda Orta Asya ve Altay’a, batıda Avrupa’daki Tripoli içerisine, güneyde ise Kafkasya’dan geçerek Küçük Asya ve Mezopotamya’ya yayıldı. Türk halklarının dil ve kültürlerinin birçok Hint-Avrupa, Sami, Sankskrit, Kafkas ve Fin-Ugor dilleriyle karışmasının nedenini burada aramak gerekir” diyor.

Elbette ki popüler bir yayında böylesi şümullü bir konuya cevap bulma iddiasında değiliz. Bizim yapmaya çalıştığımız, genişçe bir perspektiften bakmaya çalışmaktan ve zihinlerde bazı soruları canlı tutmaktan ibaret.

Divan-ı Lugat-it Türk adlı eserinde Kaşgarlı Mahmut, Türklerin 21 boyu olduğunu söyler. Daha sonra bu boyların sayısının 21 değil 24 olduğu ortaya çıkmıştır. İşte bu boylar büyük Türk milletinin kollarını oluşturur. Bu büyük aile bugün 7 bağımsız Türk devleti ve çeşitli topluluklar olarak, tarihin derinliklerindeki ortak kökten beslenerek 21. yüzyılda ilerliyor. Farklı isimler taşısa da, aynı dilin farklı lehçelerini konuşarak, ortak kültürü ve devlet geleneğini koruyarak… Milattan önce 3000’li yıllara uzanan tarih, Altaylardan Tuna boyuna kadar büyük Türk dünyasının tarihidir. Hun, Göktürk, Hazar, Karahanlı, Selçuklu, Timurlu, Osmanlı ve daha niceleri, Avrasya topraklarının her yanına dağılmış farklı boylardan Türk insanının geçmiş devirlere gururla bakmalarına sağlayan ortak devletleridir.

Bugün Türklük ailesinin üyeleri, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler, Tatarlar, Başkurtlar ve diğerleri güçlü bir gelecek kurmaya çalışırlarken ortak tarihin tecrübelerini gözden geçiriyorlar, Bilge Kağan’ın, Dede Korkut’un sözlerine kulak veriyorlar. Ve birbirlerinin kulaklarına eğilip Korkut Ata’nın birliği, kardeşliği, dayanışmayı ve fedakarlığı öğütleyen sözlerini tekrarlıyorlar.

“Beri gelin kırk kardaşım

Size feda olsun benim başım!”

Hasan Ali DEMİRCAN

Düzce’de doğdu. Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu Radyo-Televizyon Bölümü’nden 1987’de mezun oldu. 1988’de TRT’ye yapımcı olarak girdi. Radyo ve televizyon programları hazırladı. Yönetici olarak görev yaptı. Hayal Şehirler adlı bir kitabı bulunmaktadır. Halen TRT İç Yapımlar Koordinatörlüğünde görev yapmaktadır. Yazı çalışmalarını Türk Dünyası ve Türkiye konularında yoğunlaştırmıştır. Evli, 3 kız ve 1 torun sahibidir.

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir Cevap Yazın