"Kafanın söylediklerini duymakla kalbinden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbinin konuşması sonsuzluktan gelir." Aborjin Öğretisi

MİNARE USTALARI

 

Yaşar KUTLUAY adını pek azımız bilir.  Yahudilik üzerine önemli araştırmaları bulanan bir İlahiyat doçentimiz iken Silifke’de denizde kaybolmuştu. Ölümü üzerindeki sır perdesi halen aralanmadı. Tıpkı Şaban KUZGUN Hoca gibi. Isparta uçağında yitirdiğimiz bilim adamlarımız gibi.Mehmet Sait HATİPOĞLU Hocamız anlatmıştı. Yakın arkadaşmışlar. Bir hanımefendi müstehzi (alaylı) dille onlara;  “Ne oluyor, sizin okulu bitiren?”  diye sormuş.  Merhum da ona uygun; “Minare mühendisi” diyerek cevap vermiş.   “Tehlikeli meslekmiş”   demiş, gülüşmüşler.

Aklımda kalmıştır öğrencilik yıllarından. Minare ustası bulsak da sorsam diyordum “gerçekten tehlikeli iş mi?” diye. Mahallemizde çıktılar karşıma. Yüzleri aşağıdan seçilemiyor. İnmelerini bekliyordum konuşmak için. Ramazan pidemizi almış dönerken karşılaştım nihayet birisiyle.   Otuzlu yaşlarda. Adı Tolga. Erzurum Şenkaya’danmış.  “Önce selam, sonra kelam” Kafamdaki soruyla başladım;

Osman ERENALP ve iki yanında söyleşi yaptığı minare ustaları

 – Emniyet kemeri takmadan mı çalışıyorsunuz siz?

– Vallahi takmıyoruz Amca

Kemerle çalışmak zor oluyormuş.  Ustalar aynı köydenmiş.  İkinci şerefeden sonrasında basamak yokmuş. Daha yukarısına çıkarken iskele kullanılıyormuş. Üçer metrelik demir filizlerini ulayıp, kalıplar çakıp beton dökülerek, yükseltiyorlarmış.  Kubbedeki bakır görünümlü kaplama alüminyum saç imiş.

Yirmi yıl evvel çırak olarak bu işe başlamış. Sevmiş devam ettirmiş. Yurdun çok yerine minareler dikmişler.   Diploma, belge, kurs yok. Usta çırak ilişkisi içinde bugüne gelmişler. “Mektepli” değil “alaylılar” sizin anlayacağınız. İşleri sezonlukmuş. Yazın çalışır kilo verir, kışın dinlenir verdiklerini geri alırlarmış. Çayını çorbasını yukarı taşıdıkları da olurmuş. Ramazan sonrası bizi de davet ediyor. Merak ediyorum, türkü de tutturdukları oluyor mu? Manzaradan etkilenip, havaya girerek, onu soruyorum;

– Minareden at beni”, “Yüksek minarede kandiller yanar”, “Bitlis’te beş minare”, “Minarenin alemi” ,“Çadır altı minare

gibi, aklıma gelenleri sıralıyorum…

Usta o konuda zayıfmış. O yüzden bu kısmı geçiyoruz. Bir kez ayağı kaymış düşmüş. Çatıya yakın olunca zarar görmemiş. Başka da tehlike atlatmamış. Metresi için 800 yüz lira istemişler ama işveren veren onu 1000’e çıkarmış. “İşin hakkı o!” demiş, Doğrusunu yapmış.

“Minare” Lügatte, “nur saçan yer, ezan yeri, çerağ” mânâlarına gelmektedir. Arapça olan “menâra” kelimesinin değişikliğe uğramış hâlidir. Mecusiler yüksek yerde ateş yakarak duyuru yaparlardı. Müslümanlar onlara benzemek istemediler. Hz Peygamber sahabeyle istişare ederek onu ezana çevirdiler. Sonra, Bilal Habeşi binanın üstüne çıktı ve ilk ezanı okudu.  O gün hoparlör olsa, bugün belki de minare olmayacaktı.  Bugünün teknolojisiyle vakti duyurmanın yüzlerce yolu varsa da minare önemini korumakta. Onun sembol değeri tartışılamıyor. Cami onsuz düşünülemiyor. Sadece ezan için değil, başka faydaları da var. Müfettişlik yaptığımdan bilirim. Çukurda kalan köylerin minaresine bakar okula ulaşırdık. Barajların yuttuğu köyleri düşünelim.  Suyun yüzündeki minareden anlamaz mıyız eskiden orada bir yerleşim yeri bulunduğunu?  Kamu yararına birçok duyurunun da adresi değil midir minare?

Güzel tasarlanmış, estetik değeri yüksek, camilerin; onu tamamlayan minarelerinin çevremizde yükseldiğini görmek ne kadar memnuniyet vericidir. Onların toplamı “şehrin kültürü, kimliği” demektir. O özeni gösteren,  geçmişten günümüze bize bu tür eserler bırakanlara minnet borcumuz var.

İlla da eskiyi tekrar etmek gerekmiyor. Selçuklu ve Osmanlı, tarihimizin bütünü içinde medeniyetimizin yakın döneminde önemli kilometre taşlarıdır. Onlara saygımız var. Mesela; Mimar Sinan bugün yaşasa, nasıl bir eser ortaya koyardı, ona bakmak lazım. Ya da bugünün teknolojisi o gün olsa, onu tasavvur etmek lazım. Yani, günün imkânları, yaklaşımları olmadan gelişim olmaz, yerinde sayarsın. Bu anlamda “mahya” yerine “elektronik ışıklandırma” düşünülüyormuş. Dernek başkanına; Türk Bayrağı da unutulmasın, diyorum. Başka bayrak isteyenler olursa? diyor(!)  Burada ters düşüyoruz kendisiyle. Oysa, bağımsızlığımızın sembolü olan bayrak tektir!

“Ona kimsenin hakkı da, haddi de yoktur. Tarih boyu “Türk”, zaten İslam’ın kılıcı ve de bayrağı olmuştur.  Avrupalı onun içindir ki Müslüman olana ‘Türk oldu’ der, diyorum.. Camiye ad konusunda henüz karara varılmış değilmiş.  Bana kalsa;  “İmam Maturidi” adını yaşatalım derdim.  Onda da anlaşmazlığımız var.. Maturidi de kim, Onun adının yaşaması, Türk Müslümanlığı için niçin önemli, onu anlatmak gerekiyor evvela. Anlayacağınız camiyle, minareyle bitmiyor problemi Müslüman’ın. Ne uzun meseleleri var ki, minare boyu kısa kalır onların yanında…

Bu arada; yazıyı Ramazan’da yazmayı düşünüyordum. Konu uzun ve de yüksekte olunca, ancak aşağı indirebildik. Bugüne sarktı. Minare ustaları vesile oldular. Yıllar evvel bir Yaz Kuran Kursunda ilçemiz Çüngüş’te Çarşı Camiinde yaşadığım heyecanı tattım yeniden. Topladım cesaretimi, çıktım birinci şerefeye kadar. Seyrettim oradan âlemi. Bakış açımız genişledi. Siz de genişletin. Tavsiye ederiz.

Aziz ve de masum büyük Türk Milletinin ve tüm İslam âleminin Ramazan Bayramı mübarek olsun.

Hayırlara vesile olsun inşallah tüm insanlığa.

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir Cevap Yazın