"Kafanın söylediklerini duymakla kalbinden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbinin konuşması sonsuzluktan gelir." Aborjin Öğretisi

2011 Yılında On Fabrikanın Özelleştirilmesi Uygulaması

Özelleştirme idaresi (30 Kasım 2011) tarihinde 10 şeker fabrikasını satışa çıkarmış, toplam 922 milyon dolar bedel ile satılmıştı. Ancak en son imza atılmadığı için ve iptal edildi.
1-Kastamonu, Kırşehir, Turhal, Yozgat, Çorum ve Çarşamba şeker fabrikalarını kapsayan ilk etabı 656 milyon dolar veren (ak-can şeker) almıştı.
2-Elazığ, Malatya, Erzincan ve Elbistan şeker fabrikalarını ihale sonunda266 milyon dolarlık teklifiyle (kolin-limak ogg) almıştı.

SEKTÖRÜN YENİDEN YAPILANMASI:

Şeker pancarı denilince önce su akla gelir. Su olmayan yerlerde pancardan söz etmek mümkün değildir. Su imkanına göre pancar ekim alanlarının yeniden tespit edilmesi ve gece gündüz sıcaklık farkının yüksek olduğu yerlere çekilmesi zorunludur. Kamunun elinde 25 adet şeker fabrikası ve 5 adet de makine fabrikası bulunmaktadır. Doğrusu bu kadar fabrikaya ihtiyaç yoktur. Başlangıçta hangi düşünce ile kurulmuş olurlarsa olsunlar, zaman içinde fabrikaların kuruluş yerleri ömürlerini tamamlamışlardır. Kuruluş aşamasında kent merkezine uzak olan Ankara ve Eskişehir şeker fabrikaları kentsel alan içinde kalmışlardır. Artık sorun yaratmaktadırlar. Bu iki fabrikanın kotaları birleştirilerek Polatlı veya Sivrihisar’da 15 bin ton/gün kapasiteli yeni ve modern bir fabrika kurulmalıdır. Aynı yaklaşımla Afyon, Uşak, Burdur şeker fabrikalarının kotaları birleştirilerek Emirdağ civarında uygun bir yerde 15 bin ton/gün kapasiteli yeni bir fabrika kurulmalıdır. Yine aynı şekilde Çorum, Kırşehir, Turhal ve Yozgat fabrikalarının kotaları birleştirilerek Yerköy çevresinde uygun bir yerde 20 bin ton/gün kapasiteli bir fabrika kurulmalıdır. Ilgın, Ereğli ve Bor fabrikalarının kotaları birleştirilerek Ereğli’ de 20 bin ton/gün işleme kapasitesine sahip yeni bir fabrika kurulmalıdır. Doğu fabrikalarının kotaları tamamen birleştirilerek Muş’da uygun bir yerde 20 bin ton/gün kapasiteli bir fabrika kurulmalıdır. Bu şekilde fabrika sayısı yüksek tonajlı 5 fabrikaya indirilmelidir. Mevcut fabrikalar fabrika değil adeta şeker değirmeni konumundadır. Bu kapasitelerle verimli olmaları da mümkün değildir. Yeniden yapılanma gerçekleştirildiği takdirde kampanya sürelerini 100 günün altına indirmek ve pancarı bozulmadan işlemek, maliyetleri düşürmek mümkündür. Özel sektör fabrikaları Çumra, Balküpü, Konya, Boğazlıyan, Kayseri, Kütahya fabrikaları zaten teknolojilerini iyileştirmişlerdir. Bu şablon çerçevesinde yeniden yapılanmayı ister kamu, isterse özel sektör yapsın, sorunların çözülmesi ve verimliliğin artırılması mümkün görülmektedir. Sektörün yeniden yapılanmasına bu veya buna yakın bir bakış açısı ile yaklaşılmadığı sürece Türkiye şeker sektörünü tartışmaya uzun yıllar devam edecektir. Bunu kim yaparsa yapsın, sektör bu şekilde yapılanmaz ise sorunlar devam edecektir.

ŞEKER HAKKINDA GENEL BİLGİLER:
Türkiye’de şeker konusu pek bilinmiyor. Ancak bilinmesinde fayda olduğu düşünülmektedir. Şekeri üç kategoride inceleyebiliriz. Birincisi (A) şekeri, piyasada satılan toz kristal şekerdir. Bu şekere uygulanan kotaya (A) kotası deniliyor. İkincisi (B) şekeridir. Bu şeker savaş ve afet dönemlerinde ihtiyaç duyulacak güvenlik stoku anlamındadır. Buna da (B) kotası diyoruz. Genellikle (A) kotası şekerin %5’i oranında (B) kotası ayrılır. Üçüncüsü (C) şekeridir. (C) şekeri, şekerli gıda maddesi üreten imalatçı ihracatçılara dünya fiyatları üzerinden verilmesi gereken şekerdir. Veremediğiniz takdirde ithal etmek zorunda kalırlar. Türkiye’de 8’i özel, 25’i kamu fabrikası olmak üzere toplam 33 fabrika yılda 2,5 milyon ton şeker üretiyor. Türkiye’de kişi başına şeker tüketimi yılda 32 kg olduğuna göre, şeker sorunumuzun olmadığı biliniyor. Özel sektör şeker piyasasında maliyet avantajı sebebiyle bir üstünlüğe sahiptir. Örneğin, 50 kg’lık bir şekeri adrese 128 TL gibi bir fiyatla teslim ederken, Şeker Şirketi yüksek maliyet sebebiyle 150 TL’den daha ucuza verememektedir. Bu nedenle özel sektör stoklarındaki şekeri satıp, piyasadan çekilmeden, şeker şirketi piyasaya girememektedir. Bu da yaklaşık Mayıs ayını bulmaktadır. Şeker Şirketi Mayıs ayından, Ekim ayına kadar yeni ürün şeker çıkıncaya kadar şeker satmaya devam eder. Yeni ürün çıkınca tekrar özel sektör piyasayı devir alır. Şirket satış yaptığı süre içinde stoklarının tamamını bitiremez ve yaklaşık 250- 300 bin ton şeker kalabilir. Şirketin önemli sorunlarından birisi de bu stoklardır. 4634 sayılı Şeker Kanunu’na göre şirket stokta kalan şekerini ya (C) şekeri fiyatından satmayı kabul edecektir, ya da stokta kalan bu miktar gelecek yılın kotasından düşülecektir. Şirket kotasını kaybetmemek için stoklarını (C) şekeri fiyatından satmayı kabul etmektedir. Bu satışın karı imalatçı ihracatçıların üstünde kalırken, zararı da şeker şirketinin üstünde kalmaktadır. Meydana gelen zararın büyük bir kısmı (C) şekeri satışından ileri gelmektedir. Geçmiş yıllarda olduğu gibi şirket stoklarını vadeli satışlar yolu ile tüketmeyi planlamış, ancak bu durum ise geleceğin nakde çevrilmesi gibi bir sorunu ortaya çıkarmıştır. Sistem tıkanmıştır. Özelleştirmeye karşı çıkanların bu sorunun nasıl çözüleceğini de alternatif öneri olarak getirmeleri gerekir. Her kampanya 2,5 milyar TL israf ile devam etsin demenin sorumlulukla bağdaşır bir yanı olduğu düşünülmemektedir. Sonuçta bu bedeli yine halkımız şekeri pahalı tüketerek ödemek zorunda kalmaktadır. 2017 yılı itibarıyla Avrupa ülkeleri şeker reformunu tamamladı ve kotaları kaldırdı. AB ithalatçı durumdan tekrar ihracatçı duruma geçti. Türkiye’de bu süre içinde reform anlamında bir adım bile atılmadı. Şimdi Avrupa’dan ucuz şeker gelme imkanı da ortaya çıkmıştır. Halen 2,80 TL/Kg maliyet ile nasıl ayakta kalınacağı düşünülmesi gereken bir husustur. “yağmur yağarken testisini doldurmayanların, dolu yağarken feryat etmeleri kendi tercihleri olmuştur” milli kuruluşlar satılmasın bunun bedeli olan 2,5 milyar TL’yi halk ödesin deniliyorsa bunu da halkın bilmesi gerekir. Halk razı ise sorun yoktur.
SON GELİŞMELER:
Kamu elinde bulunan 25 şeker fabrikasından 14’ünün satışa çıkarılması ile ilgili olarak, doğru yanlış bir yığın fikirler yürütülmektedir. Halbuki bu gün yaşanan, geçmiş siyasi iktidarlar döneminde yapılan yanlışlıkların bedelinin ödenmesidir. Şeker pancarı denilince akla iki özelliği gelir. Birincisi münavebe bitkisidir. İkincisi yayla bitkisidir. Şeker pancarında şeker yaprakta oluşur, sonra kök de depolanır. Şekerin oluşması için önce sağlıklı bir yaprak, sonra düzenli bir güneş ışığı olması gerekir. Gündüz yaprak da oluşan şeker gece kök de depo edilir. Bunun için havanın gündüz sıcak gece serin olması gerekir. Serin havada pancarın solunumu azalır ve şekeri harcamaz, depo eder. Yayla kesimlerinde gece ve gündüz sıcaklık farkı yüksek olduğundan pancar yetiştirmek için çok idealdir. Pancardaki şekerin ölçüsü, polar şeker varlığıdır. Bu ölçünün Türkiye ortalaması %16 dır. Fiyatlandırma bu değer esas alınarak yapılır. Söz konusu değerin altında kalan her polar yüzdesi için düşük, üstündeki her polar yüzdesi için ise yüksek fiyat ödenir. Türkiye geneline bakıldığında ılıman bölgelerde pancar, gece gündüz solunum yaptığı için şeker tutmaz. Bu nedenle polar şeker varlığı düşük olur. Yayla kesimlerinde ise polar şeker varlığı yüksek olur. Bu bilimsel açıklamalar bize gösteriyor ki ekonomik ve verimli bir şeker üretimi yapabilmek için pancar ekimlerinin sulanabilen yayla kesimlerinde yapılması, fabrikalarında bu bölgelerde kurulması gerekmektedir. Halbuki halen var olan fabrikalardan Çarşamba, Alpullu, Susurluk, Kastamonu, Elazığ, Uşak fabrikaları ılıman bölgelerde kuruldukları ve pancarın polar şeker varlığı düşük olduğu için verimli çalışma imkanları bulunmamaktadır. Bu fabrikalar şekerden ziyade küspeye çalışmış olurlar. Doğu bölgelerinde bulunan Erzurum, Erzincan, Kars, Ağrı, Erciş fabrikalarında ise mevsimin kısalığından dolayı pancar yeterince gelişemediğinden verimler düşüktür. Bu nedenle söz konusu fabrikalarında verimli çalışabilme imkanları sınırlıdır. Demek oluyor ki bu fabrikalarında kuruluş yerleri isabetli seçilmemiştir. Bütün bu yanlışlıklar geçmişten bu güne aktarılan hatalardır. Bir bardağa herkes su damlatır, bardağı taşıran son damlayı kim koymuş ise suç onun üstünde kalır.
Diğer yandan kamu elindeki fabrikaların tamamı düşük ve orta ölçekli işleme kapasitesine sahiptir. Verimliliği sınırlayan en önemli sebep de budur. Yıllardan beri kotalar devamlı artırıldığı halde fabrikaların işleme kapasiteleri hep aynı kalmıştır. Bir kıyaslama yapacak olursak bir kooperatif fabrikası olan Çumra Şeker Fabrikası günde 18.500 ton pancar işlerken, Türkşekerin en büyük fabrikalarından birisi olan Ereğli Şeker Fabrikası günde 8600 ton pancar işleyebilmektedir. Dünyada şeker üretim kampanyaları 70-90 gün arasında tamamlanırken Türkiye’de 155 güne kadar çıkabilmektedir. Halbuki teknolojik gerçekler bize 110 günü aşan kampanyalarda verimli üretimden söz edilemeyeceğini göstermektedir. Bu gerçeklerin ışığında özel sektör ve kamu fabrikaları arasında maliyetlerde kamu aleyhine kiloda 150 kuruş fark meydana gelmektedir.
Halen Türkiye’de 8 adet özel sektör, 25 adet de kamu olmak üzere 33 şeker fabrikası yılda 2,5 milyon ton şeker üretmektedir. Bunun 1 milyon tonu özel sektör, 1,5 milyon tonu da kamu fabrikaları tarafından üretilmektedir. Kamunun ürettiği 1,5 milyon ton şekeri 150 kuruş ile çarparsak, eski para ile (2 katriyon 225 trilyon TL) eder. Kamu her yıl özel sektöre göre bu büyüklükteki israf ile üretimini gerçekleştirmektedir. Bu sürdürülebilir bir durum değildir.
Esas kaygı duyulması gereken elde kalacak 11 fabrikanın durumudur. Üzümün danelerini satalım, sapı çöpü geride kalsın, kamu üretimi geride kalan fabrikalar ile sürdürülsün anlayışı çözüm odaklı bir yaklaşım değil, sorun odaklı bir yaklaşımdır. Çünkü bu fabrikalar ile üretilecek şekerin kilo maliyeti 6 TL’nin üzerinde gerçekleşir. bu yüksek maliyet ile, özel sektör maliyeti arasındaki fark dan yine özel sektör faydalanacaktır. Elde kalacak 11 fabrika ile Türkşeker A.Ş günün birinde Sümer Holding’e devredilir. Bu gün var olan “Sümer Holding”, özelleştirilemeyen KİT’lerin atıldığı bir depo haline gelmiştir. Boşaltılması da oldukça zor görünmektedir.

NİŞASTA BAZLI ŞEKER (NBŞ) TEHLİKESİ KONUSUNDA UYARI !!!

İnsanlar hangi şekeri tüketirse tüketsin, karaciğer o şekeri ayrıştırır ve metabolizma bunların içinden glikozu kullanır. Glikoz, beyin enerjisinin kaynağıdır. Enerji oluşabilmesi için glikozun hücreye girmesi ve hücre tarafından yakılması gerekir. Glikozun hücreye girebilmesi için pankreasın insülin hormonu salgılaması gerekir. İnsülin hormonu hücrenin kapısını açar, hücreye giren glikoz hücre tarafından yakılarak enerjiye dönüşür. Demek ki buğday, patates, pirinç gibi nişastalı gıda maddelerinden aldığımız glikozun insan sağlığına zararı yok. Peki kamu oyunda tartışılan nişasta bazlı şeker (NBŞ) insan sağlığına zararlıdır görüşü nereden kaynaklanıyor ? “İZOGLİKOZ” dan kaynaklanıyor. İzoglikoz nedir ? iki glikozun %25 oranında fruktoz (meyve şekeri) katılarak bir kimyasal enzimle birleştirilmesi ve şurup haline getirilmesidir. İşte bu “izoglikoz” metabolizmanın kullandığı glikozun izomeridir. Yani tersten kopyasıdır. Kolay anlamak için sağ kulak, sol kulağın tersten kopyasıdır diyebiliriz. Metabolizma doğal olan glikozu tanıyıp, insülin hormonu salgıladığı ve glikozu hücreye alıp yaktığı halde, glikozun tersten kopyası olan izoglikozu tanımadığı için insülin hormonu salgılamamaktadır. Biz buna insülin direnci diyoruz. Vücut şeker ihtiyacını karşılayamadığı için, sürekli yeme ihtiyacı devam eder. Bu da obeziteyi getirir. İnsülin hormonu salgılanmayınca izoglikoz hücreye girmediğinden kanda birikmektedir. Kanda biriken bu şeker türü yakılmadığı sürece, önce tip 2, sonra da tip 1 diyabet hastalığına sebep olmaktadır. Sağlığımız için tehlikeli olan nişasta bazlı şeker türünü, yani “izoglikoz”u çok uluslu şirketler üretmektedir. Türkiye’de nişasta bazlı şekerin(NBŞ), kurulu kapasitesi 980 bin ton/yıl dır. Bu kapasitenin neredeyse tamamına yakını kullanılmaktadır. Söz konusu üretimin karını çok uluslu şirketler alıp götürürken, diyabet hastalığı halkımıza kalmaktadır. Bunun neticesinde sağlık bakanlığı bütçesinden milyonlarca dolar harcanarak şeker hastalığının tedavisi için diyabet ilaçları ithal edilmektedir. Ayrıca bunların parası da yine çok uluslu şirketlerin cebine gitmektedir. İnanılmaz bir kazanç sistemi. Hem şeker hastası yaparken, hem de tedavi ederken büyük miktarlarda para kazanılmaktadır. Yapılması gereken “izoglikozun” kotası AB ülkelerinde olduğu gibi %5 ile sınırlandırılmalıdır. İzoglikozun bir de pancar şekeri olan sakarozun yerine kullanıldığını düşünürsek ekonomik zarar katlanarak büyümektedir. Vatandaş biz izoglikozu nasıl tanıyacağız diye soruyor. Her şeyden önce şu husus iyi bilinmelidir. Kristal olan şekerler izoglikoz değildir. Nişasta bazlı şekerinde kristalinin üretilmesi çalışmalarının devam ettiği bilinmektedir. Ancak henüz sonuç alınmış değildir. Bu nedenle şimdilik kristal şeker kullanımında rahat olunmalıdır. Maalesef fiyat olarak ucuz olduğu için piyasadaki şekerleme ve tatlı üretiminde söz konusu şurup kullanılmaktadır. İmalatlarında kristal şeker kullananların, şurup kullananlar ile rekabet edebilme şansları yok gibidir. Örneğin, piyasadan pestil veya köme alırken dikkat edilmelidir. Bu ürünler çok sert olursa doğal üretimdir. Yumuşak ve vıcık vıcık bir görüntüsü varsa nişasta bazlı şeker kullanılarak üretilmiştir. Maalesef halkımız o yumuşak olanını tercih etmektedir. İstatistiklere göre Türkiye’de 15 milyon şeker hastasının olduğu söylenmektedir. Bir de hasta olduğu halde hastalığını bilmeyen 10 milyon yurttaşımız bulunmaktadır. Görüldüğü gibi gün geçtikçe sayı tehlikeli bir biçimde yükselmektedir. Bu konuda tedbir alınması zorunludur.

Necdet Topçuoğlu

Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Eski Müsteşar Yardımcısı

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir cevap yazın