"Kafanın söylediklerini duymakla kalbinden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğren. Kafanın konuşması toplumun bir ürünüdür. Kalbinin konuşması sonsuzluktan gelir." Aborjin Öğretisi

OLMAK (OL’mak)

 

OL’mak…

Kutsal kitaplarda, felsefede, spiritüalizm de, halk arasında duyduğumuz bir kelimedir “OL’mak” kavramı. Ancak duyduğumuz, okuduğumuz bu realiteyi nasıl hissederek, kavrayarak ya da içselleştirerek uygulayabiliyoruz orası biraz meçhul. Genelde edindiğimiz ve öğrendiğimiz değerler, beynimizde sadece bilgi olarak depolanır. O bilgi doğrultusunda hissederek düşünerek fark ederek yaşamayı maalesef birçoğumuz beceremiyoruz. Yapabilseydik eğer o zaman önemli olanın bilgi sahibi olmaktan öte bildiklerimizi bilinçlilik boyutuna taşımamızı da sağlayabilirdi.

Tekrar dönelim OL’ mak kavramına.

“Kavram” diyorum çünkü eylemden daha öte bir anlam taşıyor “OL’mak” sözcüğü.

Var OL’mak,

Var OL’duğunu hissetmek,

Var OL’duğunu düşünmek,

Var OL’duğunu fark etmek,

Ben buradayım ve varım’ı yaşamak,

…ve bu realitenin içinde tezahür edebilmek…

Peki, ne olduğumuzu hissetmemiz gerekiyor?

İçinde bulunduğumuz beden kimliğinde olduğumuzu mu?

Elbette bu oluşlarla sınırlı kalmamalıyız. Çünkü sınır bizim sonsuz olan varlığımızı da kısıtlar.

“Ben insan bedeninin içinde var olan sonsuz bir ruhum. Ruhsal boyutum kaynağımın bir uzantısı. Yaratanın nefesiyim. Okyanusun bir damlasıyım. Kendi gerçekliğimin yaratıcısıyım. Güç benim içimde.” Bunu idrak etmek ve bunu yaşamak…

Şimdi aşağıdaki cümleleri söylesek ve gerçekten hissetsek neler değişirdi?

Ben okyanusum…

Ben ağacım…

Ben kuşum…

Ben rüzgârım…

Ben toprağım…

Ben havayım…

Ben ateşim…

Ben dünyayım…

Ben tüm evrenim…

Bu varoluşları hissederek kabullenirsek işte o zaman gerçek ben de BEN’den ortaya çıkmaya başlar. Bir diğer var OL’mak gördüğümüz diğer insanların da yine BEN olduğunu idrak edebilmekten de geçer.

Mesela; çevremizde gördüğümüz insanları ister istemez görüntüleri, yaydıkları enerjilerini, davranışlarına göre değerlendirir ve kendi ölçülerimizdeki kategorilere göre sınıflandırırız. Bu da yargılama boyutundaki bir bakış açısına sahip olmamızı sağlar. O zaman “sen” ve “ben” kavramları devreye girer ve duyguların enerjisi de bizde böyle hissetmemize neden olan bir algı yaratır. Halbuki eğer gördüğümüz insan dâhil her canlının BEN’den BEN’e yansıması olarak kavrayabilirsek, işte var OL’manın da en yüce olan bir tezahürünü de yaşamış oluruz. Hiçbir şey yaratanın dışında değildir.

Doğru-yanlış, iyi-kötü, siyah-beyaz, güzel-çirkin, gece-gündüz, dişi-erkek…  tüm bunlar muhteşem zıtlıklarıyla olağanüstü bir desenin bir parçasını anlayabilmektir aslında.  Mandala boyama kitaplarını duymuşsunuzdur. Evren de tüm bu zıtlıklarıyla farklı renkleriyle çeşitli mandala desenleri gibidir. Zaten o nedenle mandala çizimi yapan bizlerde müthiş bir farkındalık ve bilinç değişimi olur. Çünkü kendi yansımalarımızı bu desenlerde idrak eden bir bilinçlilik durumu yaşarız.

İşte tüm bu oluşum, uyanma dediğimiz bir olgunun da ortaya çıkmasını sağlayarak hakikat dediğimiz gerçekliği gözümüzdeki perdeyi kaldırarak görmemizi sağlar.

O zaman bundan sonra nasıl OL’alım?…:)

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir Cevap Yazın