Please specify the group

THIS IS ME ( BU BENİM)

Türkçe yayın yapan bir dergide, başlığın neden İngilizce olduğunu soranlar olacaktır elbet. Yazımızın konusu kendin olmak ve ortaya çıkmak ile ilgili olunca, “The Greatest Showman” filminin akademi adaylığı bulunan şarkısı this is me’ den daha uygun bir giriş olmayacaktır. Filmde canlandırdığı tuhaf, sakallı, güçlü kadın karakteri ve büyüleyici güzellikteki sesi ile izleyiciye ve dinleyenlerine şunu fısıldıyor Keale: saklanmasını isteyenlere, utanmasını isteyenlere izin vermeyeceğini, sellerde boğacağını, cesur olduğunu, görünmekten korkmadığını, kendisinin bu olduğunu haykırıyor. Hal böyle olunca da görünür olmaktan korkan incinmiş ve kırılgan insanların ilham perisi oluyor. (Şarkının tam içeriğini merak edenler arama motorları üzerinden araştırabilirler.)

Gelelim kendin olabilmeye. Kaçımız duygularını yargılanma korkusu olmadan dışavurabiliyor? Ya da düşüncelerini rahatça ifade edebiliyor? Kaçımız istediği şeyleri ya da en doğal hakkı olan kendisi olabilmeyi birilerinin mutluluğu uğruna bastırıyor? Ya da belki doğru soru kaç kişinin içindeki “Ben’i” bastırmadığını sormak olacaktır. En iyimser ihtimalle %5 diyelim mi? Tabii gelişmiş ülkelerde bu sayı biraz daha insani boyutlara gelebilir. Şimdi diyebilirsiniz ki yönetilme şeklimiz yüzünden bastırıldık. Böyle düşünenlere bir daha düşünmelerini tavsiye ederim. Çocuğu olanlar çocuklarını düşünsünler mesela. Toplum tarafından Kızlar cicili, bicili pembelere, süslü bebeklere; erkekler ise cinsiyetçi mavilere, şiddet unsuru oyuncak silahlara ya da nedense kendi cinsiyetleriyle eşleştirilen ulaşım araçlarına hapsedilmiyor mu? Böylelikle doğuştan kendimiz olabilme hakkımız elimizden alınıyor. Renkler belli, oyuncaklar belli. Cinsiyetini henüz seçmeyen çocukların adı bile zaten yok ortalıkta. İlerleyen yıllarda bunlara bir de hanımefendi/ beyefendi olma, başarılı olma, toplumun belirlediği diğer standartlara uyma zorunluluğu ekleniyor. Peki ya hanımefendi/ beyefendi olmak istemiyorsa insan? Ya kabul görenler onun için kabul edilebilir değilse mesela? O zaman işte hoşgeldiniz tımarhaneye. Yazıyı kaleme alanın görüşüne göre; Bu kadar insanın antidepresan kullanıp, çareyi ölümde araması dayatmalar, görünür olarak dışlanmaktan, kendisi olamamaktan dolayı kaynaklanan ıstıraptan kaynaklanmaktadır.

Peki, cesur olmak o kadar kolay mıdır?

Ne yazık ki bebek işi olduğu söylenemez. Nerede bir insan değişmeye, gelişmeye, kendi özüne kavuşmaya niyet etse, orada hep sınar evren Niyetinde ciddi mi diye. Basit örneklerle yola çıkacak olursak; Spor yapmaya karar verirsin, zorlu ve otoriter eğitmenin gücünün sınırlarına kadar zorlar 🙂 iş, ev vs… gelişmeye giden her adımının karşısına bir sınav çıkar. Çünkü Değişime niyet ettiğinde, çevrindekileri rahatsız etmiş olursun. Onlar süregelen duruma, dinamiklere alışmışlardır. Sen değiştiğinde dinamiklerde değişir, ilişkiler biçim değiştirir. Değişim değişimi getirir. Kendin olabilmek tırtılın kelebeğe dönüşmesi kadar meşakkatli bir süreçtir. İçsel devrim içsel yıkımla başlar. Ancak kadim kaynakları referans aldığımızda unutmamak gerekir ki; başarısızlık/başarı, kötülük/iyilik yani bütün zıtlıklar birliktedir.

Değerli okuyucu gelin kendimiz olmakla ilgili kendimize birkaç kural oluşturalım:   

İlk kural insanlar sizi yargılarken aslında sizde gördüğü kendi yansımalarını yargılarlar. Şunu da unutmamak gerek yargılayan, yargıladığını yaşamadan ölmez. Demek ki sizden almaları gereken bir yaşam dersleri vardır ya da belki karma devreye giriyordur. Eğer böyle düşünmek bile kin duymanızı engellemiyorsa; John C. Parkin’in dünya çapında üne kavuşmuş terapi yönteminden ve sihirli bir sözcükten yaralanabilirsiniz. Duymayanlar genel okuyucuyu baz aldığımızdan dolayı veremediğimiz kitabı web sitelerinden, yazarın adını aratarak bulabilirler.

Diğer kural şu; Hiçbirimiz mükemmel olmak zorunda değiliz. Bizler kusurlarımızla, yaralarımızla, incinmişliklerimizle, kendimize has özelliklerimizle varız. Dünyada kendimiz için yaşıyoruz. Memnun etmemiz gereken, beklentisini karşılayacağımız tek kişi biziz.

Dünyaya yalnız geldik, yalnız öleceğiz. O halde dünya bırakalım karşımızda olsun, insanlar geçip gitsinler ve biz kendi benliğimizi keşfederek, özgürlüğe adım atalım. Dış onaylanmaya kapılarımızı kapatıp, onayı içimizden alırsak açılacak kapıları düşünün. Ya da sevilme/beğenilme ihtiyacının sadece bir illüzyon olduğu… Ölümlü bir dünyada bizi gölgede bırakan, saklanmamıza neden olan her şeyin canı cehenneme.  

 

DIŞLANAN, TOPLUM NORMALLERİNE UYMAYAN, SAKLANMAK YERİNE KENDİSİ OLAN GÜÇLÜ KADINLARDAN SEÇMELER;

Marfanoid–progeroid–lipodystrophy sendromu nedeniyle, vücudunda hiç yağ hücresi olmayan Lizzie Velasquez zorbalar tarafından dünyanın en çirkin kadını seçildi. Saklanmasını isteyenlere, kendisi olmasına izin vermeyen toplumun güzellik kriterlerine inat, bugün dünyanın çeşitli yerlerinde seminerler veriyor, belgeseli çekildi.

Vitiligo hastası olan Winnie Harlow dünyanın güzellik algısına meydan okuyarak modellik yapıyor.

İsveçli manken Arvida Byström erkek tüylerinin normal kabul edildiği gibi, kadınlarınkinin de kabul edilmesi gerektiğini düşündüğü için bacak tüyleriyle mankenlik yapıyor ve bu yüzden ölüm tehditleri alıyor.

Paradise Sorouri: İlk kadın Afgan rapper. O sadece dışlanmadı aynı zamanda dünyayı ve kadınları köleleri olarak gören Erkek?ler tarafından dövülerek, ölüme terk edildi. Bugün hala gericiliğin karşısında sanatı ile yoluna devam ediyor.

Lady D. Ölümü kaza mı, planlı mı çok tartışılsa da mutsuz evliliğini ve hapis kraliyet hayatını bırakmayı kısaca kendisi olmayı ve aşkı tercih etti.

Bütün bu kadınların ve daha nicesinin kendi yolumuza ışık tutması dileğiyle…

Bunlar ilginizi çekebilir...

Bir cevap yazın