top of page

7. ÇOCUK HAKLARI ZİRVESİ

Uluslararası Çocuk Hakları günü nedeniyle  HEMPA çocuk derneği tarafından Ankara Orman Genel Müdürlüğü’nde 7. Çocuk Hakları Zirvesi Gerçekleştirildi.  Zirve  çocukların her alanda güçlenmesi, haklarına erişmesi ve seslerini duyurabilmesi amacıyla düzenlendi.


Müzik, seslendirme sanatının gücü ve performansı ile açılışı Funda Kayacık yaptı.


Ebru Karayel Çınar: Yapay Zekâ Okuryazarlığı Geleceğin Eğitimini Şekillendirecek


Panelde konuşan Ebru Karayel Çınar, eğitimde yapay zekânın dönüştürücü gücünü ele alarak hem Türkiye’nin fırsat eşitsizliklerine hem de teknolojinin yeni kuşaklar üzerindeki etkisine dikkat çekti. Türkiye’nin farklı illerinde, özellikle de Van’daki köy ve merkez okullarında eğitim almış biri olarak öğretime erişimin bir çocuk için en temel hak olduğunu vurgulayan Karayel Çınar, kendi deneyimlerinin hem sahadaki çalışmalarına hem de sivil toplum faaliyetlerine ilham verdiğini söyledi.

Günümüzde herkesin yapay zekâyı aktif olarak kullandığının fakat çoğu kişinin bu teknolojinin arka planını bilmeden tüketici konumunda kaldığının belirtildiği konuşmada, yapay zekâyı anlamadan kullanmanın toplumları yalnızca pasif teknoloji kullanıcılarına dönüştürdüğü vurgulandı. Üretken yapay zekânın hayatımıza girmesiyle birlikte sahte görseller, yapay sesler ve manipülatif içeriklerin arttığını; bu nedenle bireylerin gördüğü bilginin kaynağını sorgulaması, doğrulaması ve güvenilirliği teyit etmesi gerektiğini vurguladı.


Yapay zekâ okuryazarlığının bu noktada zorunluluk hâline geldiğini belirten Çınar, “Önce biz bu teknolojiyi anlamalıyız ki çocuklara doğru şekilde aktaralım” dedi. Toplumda yaygınlaşan bir diğer kaygının da mesleklerin geleceği olduğuna değinen Çınar, MIT’nin araştırmalarına göre 2030’a kadar 120 bin yeni mesleğin ortaya çıkacağını, buna karşılık 90 bin mesleğin yok olacağını aktardı. Bu dönüşümün hem ebeveynlerde hem de çalışanlarda belirsizlik yarattığını, ancak bu sürecin doğru becerilerle yönetilebileceğini söyledi. Yeni neslin artık yalnızca para kazandıran meslekler peşinde koşmadığını, anlam arayışında olan ve yaptığı işi sorgulayan bir kuşak haline geldiğini belirtti.

Teknolojiyle büyüyen yeni kuşağın dijital dünyaya doğal olarak uyum sağladığını, buna karşın yetişkinlerin aynı dili konuşmakta zorlandığını ifade eden Çınar, ebeveynlerin ve eğitimcilerin sürekli öğrenmeye devam etmesi gerektiğini vurguladı. Dünya Ekonomik Forumu’nun 2030 iş gücünde ön plana çıkacak beceriler arasında problem çözme, empati, kültürel uyum, dijital okuryazarlık ve yapay zekâyla çalışabilme yeteneğinin bulunduğunu hatırlatarak, teknik yeteneklerin yanı sıra insani becerilerin de önem kazandığını söyledi. Dijitalleşmenin bireyleri yalnızlaştırdığını, bu nedenle empati ve iletişim becerilerinin gelecekte daha değerli olacağını belirtti.

Konuşmasının sonunda eğitimde fırsat eşitliği konusuna dikkat çeken Karayel Çınar, Türkiye’de artık internet ve akıllı tahta olmayan okul kalmadığını hatırlatarak, en dezavantajlı bölgelerdeki öğrencilerin bile küresel ölçekte projeler geliştirilebileceğini vurguladı. Van’daki bir köy okulundan çıkan bir çocuğun yapay zekâ araçlarıyla hazırladığı bir projeyi dünyanın başka bir yerindeki yatırımcıya sunulabileceğini söyleyen Çınar, “Teknoloji en büyük kaldıraçtır; doğru kullanılırsa toplumsal eşitsizlikleri azaltır” dedi. Topluma düşen görevin, teknolojiyi yalnızca tüketmek değil, üretmek olduğunu belirterek konuşmasını tamamladı. 


Kırsaldaki Eğitim Mücadelesi



Panelde konuşan Öğretmenler Aysel Ösüz ve İhsan Kartoğlu’nun aktardığı deneyimler, öğretmenliğin romantik anlatıların ötesinde, kimi zaman yoklukla, kimi zaman baskıyla ama her zaman inançla sürdürülen bir mücadele olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Köy okullarında görev yapan öğretmenlerin karşılaştığı imkânsızlıklar, eğitimde fırsat eşitliğini sağlama sorumluluğunu daha da artırıyor, denildi.

Çocukluğunda babasını kaybeden, ÇYDD’nin Kardelen projesinde yetişen ve aldığı desteği köy çocuklarına umut olarak geri döndürmeyi kendine ilke edinen Aysel Öğretmen, hem Şanlıurfa’da hem Aydın’da kısıtlı imkânlarla mücadelesini sürdürmüş. Türkçesi zayıf sığınmacı çocuklara eğitim verdiği yıllarda lojmanın bir odasını sanat atölyesine çevirmiş; bir sınıf içine kendi imkânlarıyla gizli bir tiyatro sahnesi kurarak çocukların hem sanata hem dile erişimini kolaylaştırmış. “İmkânsızlık, hayale engel değildir” diyerek anlattığı bu süreç, Cumhuriyet öğretmeni Aysel Ösüz'ün özgün çözümler üretme kararlılığını salona gösterdi.


İhsan Kartoğlu’nun deneyimleri ise köy öğretmenliğinin hem duygusal hem idari zorluklarını gözler önüne serdi. Pandemi döneminde internet erişimi olmayan öğrencilerine karda, buzda, tek tek evlerinin bahçesinde ders anlatan İhsan Öğretmen, yine kendi çabalarıyla okul bahçesine oyun parkı yaptırdığı için “dersine gir çık” denilerek soruşturmaya uğramış. Yine de yılmamış; çünkü ona göre “öğretmenlik yapmak” ile “öğretmen olmak” arasında büyük bir fark var. Doğan Cüceloğlu’nun sözlerine atıfla, “öğretmen olmak bir cana dokunmaktır” diyerek bu durumunu özetledi.

Kars’ın köylerinde doğum günleri kutlamayan çocukları merkeze götürerek ilk sinema, ilk tiyatro, ilk trafik ışığı deneyimlerini yaşamalarını sağlayan çalışması ise panelin en çok ilgi uyandıran örneklerinden biriydi.

Çocukların zihinsel gelişiminde erken yaşta karşılaşılan uyarıcı bilgiler olduğunu, anlatan Öğretmen Kartoğlu, “Eğer onlar için uyarıcı bilgiler köye gelemiyorsa, ben onları alabilecekleri yere götürürüm” sözleriyle yaklaşımının temelini özetledi.

Panelde, öğretmenlik mesleğinin en zor yanları sorulduğunda her iki konuşmacının da ortak noktası “öğrenciden ayrılmak” oldu. Onlara göre öğretmenlik masa başı bir iş değil; bir evladın geleceğine yanlış bir dokunuşun telafisi yok!. En güzel yanı ise çocukların sevgisi; masaya bırakılan bir mandalina, bir not, bir mektup… Bunların hepsi bu mesleğin asıl ödülü.


Katılımcıların soruları arasında en dokunaklı olanı ise kanser hastası çocuklarla gönüllü çalışan bir dinleyicinin yaşadığı engellemeleri anlatması üzerine gelişti. Aysel Öğretmen, burada da Atatürk ve vatan vurgusuyla yanıt verdi: “İnsanı ayakta tutan inançtır. Benim örnek aldığım kişi başöğretmenimiz Atatürk'tür. Annem bizi hep Çanakkale ruhuyla büyüttü. Bu vatanın nasıl kazanıldığını bilerek yetiştik. O yüzden hiçbir zaman pes etmedim. Çünkü bu vatan kolay kurulmadı, kolay da bırakılamaz.”

Öğretmenlik mesleğinin özünü belki de en iyi şu sözler özetledi: “Onlar mutlu olsun diye dünya dönüyor.”

Bu söz, Cumhuriyet’in idealist öğretmen profilinin bugün hâlâ yaşadığını, şehitlerimizin bize bıraktığı vatanın geleceğini ayakta tutan asıl gücün çocuklarına sevgi, emek ve vicdanla yaklaşan öğretmenlerde olduğunu bir kez daha gösterdi.

Dr. Esra Karahindiba: “Dijital Erişim, Güvenlik ve Çocukların Korunması Çok Boyutlu Bir Sorumluluktur”

Sosyal medya uzmanı ve gazeteci Dr. Esra Karahindiba, panelde yaptığı kapsamlı değerlendirmede hem çocukların dijital dünyaya erişim hakkı hem de güvenli ve eşit erişimin nasıl sağlanabileceğine ilişkin uluslararası örneklerle dikkat çekici bir çerçeve sundu. Çocuk Derneği’nin kuruluş sürecine genç yaşlarda tanık olduğunu belirten Karahindiba, derneğin yedi yılda oluşturduğu gönüllü enerjisinden ve çocuk odaklı çalışmalarından duyduğu gururu ifade etti. Ardından Öğretmenler Günü vesilesiyle salondaki tüm eğitimcileri tebrik ederek, “annelik, babalık ve öğretmenlik” rollerinin bir çocuğun hayatındaki belirleyici öneme vurgu yaptı.

Gazeteci kimliğiyle birçok konferansta izlediği tipik tabloyu da hatırlatan Karahindiba, son oturumda dahi salonu terk etmeyen katılımcıları ilgi ve sorumluluk bilinci için tebrik ederek, "Burası boşalmadıysa bu mesele kalbe dokunuyor demektir" ifadesini kullandı.

Konuşmasının merkezine çocuğun dijital erişim hakkını yerleştiren Karahindiba, erişimin sağlanmasının yalnızca bir hak meselesi değil, aynı zamanda altyapı, donanım, eşitlik ve güvenlik gibi geniş bir çerçeve gerektirdiğini söyledi. Türkiye’de internet kalitesinin bölgesel eşitsizlikleri, özellikle kırsal bölgelerdeki çocukların erişimini doğrudan etkilediğini belirterek “En gelişmiş şehirlerimizde bile aksayan noktalar varken, köy okullarını düşünmek zorundayız” dedi.

Aynı şekilde cihaz erişimi konusunun da kritik olduğuna değinen Öztürk, dijital kütüphaneler kurulmalı önerisini gündeme taşıdı. Kitap ödünç alma sistemine benzer şekilde tablet, bilgisayar ve akıllı cihazların güvenli biçimde ödünç verildiği merkezlerin dezavantajlı bölgeler için güçlü bir çözüm olabileceğini ifade etti.

Erişim hakkının güvenlik boyutuna dikkat çeken Karahindiba, dünyadan örnekleri ayrıntılı biçimde aktardı. Avustralya’nın 16 yaş altına sosyal medya yasağı hazırlığı, Estonya’nın zorunlu dijital vatandaşlık modeli, İngiltere’nin “yaşa uygun tasarım kodu”, Finlandiya’nın birinci sınıftan itibaren dijital medya okuryazarlığı eğitimi ve Güney Kore’nin siber zorbalık protokolleri konuşmasının temel başlıklarını oluşturdu. Bu ülkelerin çocukları hem teknik altyapıyla hem eğitimle hem de yasal mekanizmalarla koruduğunu belirterek, “Bizde ise çocuk interneti sınırsız kullanabiliyor; kontrol yoksa risk çok büyük” dedi.

İngiltere’nin gizlilik ayarlarını zorunlu olarak en üst seviyeye çıkaran düzenlemesini örnek göstererek profilleme, veri takibi ve konum izleme gibi uygulamaların çocuklar için tamamen yasaklandığını aktardı.

Finlandiya’nın ilkokul çağından itibaren çocuklara eleştirel dijital okuryazarlık öğrettiğini belirterek, Türkiye’de bu eğitimin müfredatta olmamasının ciddi bir eksiklik olduğunu dile getirdi. “Birinci sınıf öğrencisine bile ‘gördüğün bilgi doğru mu, teyit ettin mi?’ diye düşündürten bir sistemden söz ediyoruz” diyen Karahindiba, bunun çocukların hem bilgi güvenliği hem psikolojik gelişimi için hayati olduğunu vurguladı.

Konuşmasında medya içeriklerinin çocuklara uygunluğu konusuna da geniş yer ayırdı. Geleneksel medya döneminde gazetelerin çocuk ekleri olduğunu, bugün ise bu kültürün kaybolduğunu belirterek ana akım haber sitelerine “Çocuk” sekmesi eklenmesi önerisini sundu. Bu bölümde çocuklara uygun, temiz ve güvenli içeriklerin bulunmasının hem ebeveyn kontrolünü destekleyeceğini hem de çocuklara dijital dünyada sağlıklı bir yönlendirme yapacağını ifade etti.

Son bölümde çocukların dijital ortamda çoğunlukla “tüketici” konumunda olduklarını belirten Karahindiba, asıl tartışılması gerekenin çocukların dijital dünyada nasıl üretici hale getirileceği sorusu olduğunu söyledi. İnterneti yalnızca ödev aracı olmaktan çıkarıp yaratıcılık, üretim ve eleştirel düşünme alanına dönüştürmenin Türkiye için yeni bir hedef olması gerektiğini vurgulayarak konuşmasını tamamladı.


Çocuk Haklarının Tarihsel Serüveni ve Günümüz Sağlık Yaklaşımına Dair Kapsamlı Bir Değerlendirme - Uzm. Dr: Umur Özdöl

Çocuk kavramına ilişkin en temel tartışmalardan biri, yaş üzerinden yapılan tanımın gerçekliği tam olarak karşılayıp karşılamadığıdır. Türk Dil Kurumu, 0–18 yaş arasındaki bireyleri “çocuk” olarak tanımlasa da bu yaklaşım, modern pediatri ve hak temelli bakış açılarının gerisinde kalmaktadır. Bir çocuk doktoru olan Umur Bey, bu konudaki perspektifini panelde net bir biçimde ortaya koydu: "Çocuğun kendini ifade edememesi, çoğu zaman doğru sağlık hizmetine erişimini geciktiren kritik bir unsur olarak karşımıza çıkar. Örneğin altı aylık bir bebek, ancak ağlayarak derdini anlatabilir; ebeveyn çoğu zaman neyin yolunda gitmediğini bilemez. Doktor ise bu kısıtlı veriyle klinik değerlendirme yapmak zorundadır. Bu nedenle çocuk sağlığı, yetişkin sağlığının küçültülmüş bir versiyonu değil; tamamen ayrı bir uzmanlık alanı olarak görülmelidir.

Tıp tarihinde bunun anlaşılması için uzun ve acı tecrübelerle dolu bir süreç yaşanmış, çocukların yetişkinlerin “küçük versiyonları” olmadığı gerçeği pek çok trajik olayın ardından kabul edilmiştir.

Çocukların sağlık hakkı uluslararası metinlerde dahi oldukça geç bir tarihte yer bulmuş; Birleşmiş Milletler’de bu hak ancak 1989’da tam olarak tamamlanabilmiştir. Türkiye’de ise 1924 yılında yapılan ilk kapsamlı çalışmada bebek ölüm oranının binde 250 olduğu tespit edilmiş, aşıların yaygınlaşmasıyla birlikte bu oran, günümüzde binde dokuzlara kadar gerilemiştir. Bu veri, aşılama programlarının toplum sağlığı için ne denli belirleyici olduğunu güçlü biçimde ortaya koymaktadır.

Aşı karşıtlığı ise son yıllarda küresel çapta tekrar gündeme gelen bir sorun. 1998’de yayımlanan ve daha sonra tamamen manipülatif olduğu ortaya çıkan bir çalışmada, aşıların otizme yol açtığı iddia edilmiş; bu iddia yıllarca toplum sağlığını tehdit eden yanlış bilgilere zemin hazırlamıştır. Aşılamanın azalmasının en somut sonuçlarından biri, kızamık salgınlarının artmasıdır.

ABD’de kızamık, 1930’lardaki düşüş döneminden sonra yeniden yükselişe geçmiş; 2009, 2024 ve 2025 yıllarında art arda dört farklı salgın kaydedilmiştir. Türkiye ise bu konuda nispeten daha dirençli görünmekle birlikte, benzer bir riskin kapıda olduğunu görmek gerekir. 2019–2020 pandemi dönemi ise sağlık hizmetlerine erişimin zayıfladığı, yanlış bilgi akışının hızlandığı ve sosyal medyanın baskın bir mecra hâline geldiği bir dönem olarak tarihe geçti.

Sağlık profesyonelleri, dijital platformlar üzerinden daha geniş kitlelere ulaşarak doğru bilgi aktarımında kritik rol üstlendiler.

Ancak aynı mecralarda yayılan yanlış bilgilerin yarattığı tahribat, halen mücadele edilmesi gereken önemli bir sorun olarak durmaktadır. Pandemi sonrası dönemde Türkiye’de bebek ölüm oranlarının tekrar düşüş eğilimine girmesi, sağlık çalışanlarının, öğretmenlerin ve toplumun tüm bilinçli kesimlerinin ortak katkısı sayesinde mümkün olmuştur. Yine de bu tablo tüm bölgeler için eşit değildir. Türkiye'nin doğusu ile batısı arasında sağlık hizmetlerine erişimde hâlâ belirgin farklar bulunmaktadır.

 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Tel: 0537 777 83 05 | dolunaydergi@gmail.com

Haber, Etkinlik ve Daha Fazlası için Üye olun!

Bizi takip edin:

  • Youtube
  • Black Facebook Icon
  • Instagram

© 2025 Dolunay Dergi Topluluğu

bottom of page