ESİRLİKTE…Hocalı'yı Yaşayanlar anlatıyor
- Vusale MEMMEDOVA
- 26 Şub
- 5 dakikada okunur
Türkiye Türkçesine aktaran: Şeyda KEMALOĞLU
23 Şubat 1992, yarı karanlık bir bodrum; kadının doğum sancıları başlamış... O bağırmamak için elinden geleni yapıyor ama ağrılar şiddetlendikçe dayanamayıp bağırıyordu.
Başında komşu kadınlar vardı sadece. “Çocuğu biz tutacağız, merak etme. Sana bir şey olmaz” diye ona destek veriyorlardı.
Mahallenin erkekleri de bodrumda idiler. Kadınlarla onları ayırmak için araya bir çarşaf germişlerdi sadece.
Bodrum öyle soğuk ve karanlık idi ki…
Kadınlar ellerinde makas, bir kova su ve bir parça çarşafla hazır bekliyor. “Bebek geliyor, hem de normal geliyor” diyorlardı. Erkekler doğum yapan kadının utanmaması için ağız ağza verip yüksek sesle konuşuyor, öksürüyorlardı.
…Bir anda tüm bu bağırılmalara son verildi… Her kes sustu. Hatta dışarıdaki silah sesleri bile suskunluğa gömüldü. Şimdi sıra onda idi. Dünyaya yeni gelen bebek ağlamaya, dışarıda ise yine de silah sesleri gürlemeye başladı.
“Adını ne koyacaksın” sordu komşular. “Babası savaş biterse Azad, bitmezse de ablasının adına yakıştırıp Günay koyacağım, demişti” dedi yeni doğum yapan kadın. Dördüncü çocuğunu dünyaya getiriyordu, ama hiç bu kadar zorlanmamıştı.
Sabah olunca polis olan kocası kısa süreliğine bodruma geldi. Elini yatakta halsiz uzanan karısının alnına koydu: “Şükür sağ salim kurtuldun. Artık gözüm arkada kalmaz. Kendine, çocuklarımıza çok iyi bak. Allaha emanet ol.” Deyip bodrumdan ayrıldı, görevinin başına döndü.
Şubatın 25’i… Yaşlı erkekler, kadınlar ve çocuklar yine bodruma sığınıp gelecek iyi haberi bekliyorlardı.
Kadın çantasına koyduğu ekmekten az az parçalayıp çocuklarına veriyor, arada bir kenara çekilip yeni doğan bebeğini emziriyordu. Gecenin 3-4’ü idi. Dışarıda çok gürültü vardı. Sanki gökten başlarına bombalar yağıyordu. Çok farklı bir gece idi. Silahlar kulaklarının dibinde patlıyordu. Çocuklar bu seslerden korkarak avaz avaz bağırmaya, ağlamaya başladılar.
Gelenler kendi dillerinde konuşuyorlardı. Onların dillerini bilen kadınlar kulaklarını duvara dayayıp duydukları konuşmaları içeridekilere aktarıyorlardı. Eyvah, çocukların seslerini duymuşlardı.
Ve bir anda atılan el bombası ile ortalık toz duman oldu.
“Çocuklar etrafa savruldular. Bir buçuk yaşındaki oğlu ayağından ve başından yara aldı. Olduğu yerde çabalayıp duruyordu. Erkekler çıkış yolu aradılar. “Böyle olmaz. Onlara içeridekinin çoğunun çocuk ve kadın olduğunu söyleyelim. Atmasınlar daha fazla. Onlar da insandır. Sivilleri vurmazlar” dediler. Beyaz çarşaftan bayrak yaptılar, ellerine alıp bodrumdan çıktılar.
“Atmayın. İçeride kadınlar, çocuklar var” diye karşı tarafa seslendiler. İki el ateş sesi duyuldu. Bodrumun açık kapısından teslim bayrağı çeken iki yaşlı erkeğin cesedi içeride oturanların kucağına düştü. Ardından da onlar içeriye doluştular.”
O yaralı yavrusunun yaralarını çarşaftan kestiği parçayla sardı. Çocuğunu sırtına aldı, yeni doğan bebeğini yün battaniyeye sarıp kucağına aldı.3 ve 4 yaşlı diğer çocukları ise annelerinin eteğinden yapışıp dışarıya çıktılar. Dışarısı meşher yeri gibi idi. Etraf alev alevdi. Yerler kardı.
Sadece iki gün önce doğum yapmıştı. Yürüyecek gücü yoktu. Onları yürüttüler. Karların üzerinde sadece ayak izleri ve bir de ondan boşalan kan izleri vardı. Ayaklarına kar doluyor, dikenler acımazsızca ayaklarına batıyordu. Evleri cayır cayır yanıyordu.
Artık esir idiler!..
Onları neyin beklediğini tam anlamıyorlardı.
Dağın eteğine varınca, herkesi otobüslere doldurdular. Son kez vatan havasını ciğerlerine kadar çektiler ve otobüslere doluştular.
Bilmedikleri bir yere varınca yeniden otobüsten indirildiler, tekrardan yürüttüler.
Sırtındaki yaralı çocuğunun çok kanaması vardı. Komşu kadın dedi ki, onun başını tekrardan iyice sar, yoksa çocuğunu kaybedersin. O da kucağındaki bebeğini komşusuna verdi. Sırtındaki çocuğunun başını sarmak için onu kucağına aldı.
Komşu kadın bir anda irkildi: “Bebek nerede, battaniyenin içi boş”!
Döndü geri baktı, ama ne yazık ki, hiç bir şey göremedi. Nerede düşürdüğünü hatırlayamadı. O kadar halsizdi ki, şuurunu toplayıp da bebeğini kimseye soramadı.
Tam bu sırada yabancı bayan gazeteci kucağında bir bebekle geldi. “Karların içinde bir bebek buldum. Kimin bu bebek” diye seslendi.
Yavrusunu kucağına aldı. Eli ayağı buz kesmişti bebeğin.
“Hepsini beton bir yere doldurdular.. Boş bir bodrumdu ve çok soğuktu. Herkes tir tir titriyordu. Hele çocuklar soğuktan donuyorlardı. Çok açlardı. Çocuklar yiyecek, içecek istiyorlardı. Onlar yağmaladıkları hayvanları pişirip yiyor, kemikleri de esirlerin önüne atıyorlardı.
Sonra bir liste buldular. Kadına kocasının ne iş yaptığını sordular. Cevap verecek hali yoktu. Komşu kadınlar inşaatta işçidir, dediler. Kadın da evet işçidir dedi. Bunu demişti ki, Onu dövmeye başladılar. Neden yalan söylüyorsun. Kocan polistir dediler. Evinden aldıkları evrakları, düğün fotoğraflarını suratına çırptılar. Kalaşnikovla öyle bir vurdular ki, kulağı sağır oldu...
- Peki, çocuklara nasıl davranıyorlardı?
Aklı erenleri dövüyorlardı. Kadının çocukları küçük olduğu için onları vurmuyorlardı, ama Kadını çok dövdüler. O sadece yavrularına zarar gelmesin diye onları kenara itekliyordu. Darbeler o kadar ağırdı ki, çocukları ölebilirdi.. Onlara zarar gelsin istemiyordu.
..Esirliğin ilk günü idi. Onlar aramızda geziyor. Her kesi tekmeliyor, kadınları boğazlayıp yukarıya kaldırıyor, dikkatlice inceledikten sonra bir kenara atıyorlardı. Başını babasının göğsüne dayayıp ağlayan bir gençkızı babasının elinden zorla alıp dövmeğe başladılar. Kızcağız ağlıyor, babasından yardım istiyordu. Babasının kollarını arkadan bağlamışlardı. O da: Şerefsizler, ne işiniz var benim kızımla. O daha çocuk, bırakın onu. Ne işiniz varsa, benimle olsun diye bağırıyordu. İriyarı birisi yaklaşıp kızı döven arkadaşlarının elinden aldı. Eteğini başına geçirdi, çocuğu oradaki kocaman masanın üzerine fırlattı. Annesi, kendi başına vura vura ağlıyor, kızını bırakmaları için onlara yalvarıyordu.
Esirler çocuklarının gözlerini ve kulaklarını kapatıp bu sahneyi görmelerini engellemek için uğraşıyorlardı. Ama ne yazık ki, tecavüz edilen kızcağızın “BABA YARDIM ET”! naralarını duymamak mümkün değildi.
Baba çaresizdi, sadece ağlıyordu. Erkekler kafalarını duvara vurup ağlıyorlardı. Kadınlar çocuğu bırakması için hep beraber onlara yalvardıkça, onlar daha da azgınlaştılar. Esirlerin arasında gezinip yüzünü çeviren her kesi dövüyor ve bu vahşet manzarayı izlemeğe zorluyorlardı.
Kızcağıza tecavüz eden o iriyarı …. Cebinden bir bıçak çıkardı. Kızcağızın elbiselerini biraz daha yukarıya çekip yırttı. Çocuğun daha yeni oluşmaya başlamış göğüslerine ellerine aldı. Var gücü ile sıkmaya başladı:
– Hayır, hayır. Çok iyiler. Hoşuma gittiler dedi. Sonra da elindeki bıçakla kızın göğüslerini dibinden kesti.
Çocuğun çığlıkları, Arş-ı Âlâya yükseldi! Yıllar geçse de kulaklardan gitmez o ses!..
Ama bu sefer babasını yardıma çağıramıyor, sadece katılırcasına ağlıyordu. O iriyarı … kestiği memeleri eline alıp masadan uzaklaştı. Onları bir top gibi elinde atıp tuttuktan sonra havaya fırlattı. Memelerden birisi tavana değip kızın babasının yüzüne çarptı. Adamın suratı kan içinde kaldı...
Esirlerin arasında daha dört yeniyetme kız aynı şeyi yaşadı. Onları da masanın üzerine yatırdılar, tecavüz ettiler, göğüslerini kestiler. Sonra o genç kızları sürükleyip götürdüler. Nereye götürdüklerini, başka neler yaptıklarını kimse bilemedi”.
- Genç bayanlar da nasiplerini ilk sıralarda aldılar!
Aralarında yeni gelin olan, genç kadınlar da vardı. Onları seçip ayırdılar ve götürdüler. Nerede olduklarından kimsenin haberi olmadı. Yazık oldu kızlarımıza, gelinlerimize...
Yola çıktıklarında 67 kişi idiler. Yolda donup ölenler, yaralananlar oldu. Sürekli dövüyorlardı. Her gün iki kez bodruma geliyor, kadınları seçip erkeklerin gözleri önünde tecavüz ediyorlardı. Yüzünü çevirenleri daha kötü dövüyorlardı, bakmaya zorluyor, küfrediyorlardı.
Kadının hâlâ kanaması vardı. Komutanları askerlere bağırdı: Bunu ne yapacağız, Bu pisliği niye getirdiniz?
Ondan istediklerini alamadıkları için çok, ama çok dövdüler…
O ilk göğüsleri kesilen kızın babasının kollarını arkadan bağladılar. Pantolonunu çıkartıp. Kafasını duvara yapıştırıp, döve döve tecavüz ettiler. Erkeklerin hepsine aynı işkenceyi yaptılar. Bir yandan da sürekli “siz erkek değilsiniz” diye aşağılıyorlardı. Ve kadınları bu manzaraları izlemeye zorluyorlardı. Bu bir zulüm, büyük bir felaketti..
Sekiz aylık hamile bir kadın da vardı…
Ah, evet. Ona daha çok işkence yaptılar. Esirleri değiştirmeden önce onun karnını kestiler. Bebeğini çıkartıp yerine kedi yavrusu koydular. Bodrumdan aldılar onu, başka bir yere götürdüler. Aman Allah’ım! Nasıl bağırıyordu öyle...
Değişimden sonra onu ameliyat eden doktorun yüreği dayanamadı, öldü. Zaten kadını da kurtaramadılar. Kedi yavrusu rahmini tırmalayıp feci yırtmıştı.
Esirliğimizin üçüncü gününde esir değişimi olacağını söylediler. Oturdukları yerden kalkacak güçleri yoktu. Hepsini döve döve dışarıya çıkarttılar. Herkes sürünüyordu. İşkenceden ölenlerle vedalaşıp, cesetleri bodrumda bırakıp çıktılar.
Değişimden sonra Kadını hastaneye yatırmış tedaviye başlamışlar. Ama burada da şanssızlık onu bırakmamış. Bir gün sonra odasına askerler gelmiş. Eşinin yaralandığını söylemişler. Onu alıp güya ziyaret için eşine götürmüşler. Ama eşi vurulmuş, şehit olmuştu...
Acıların çocuğu Günay bebek büyüdü. 13 yaşında aniden dili tutuldu. Doktorlar “küçükken travma yaşadı mı” diye sordular annesine…
Sonra yürüyemedi, okula da gidemedi...
Ve… 23 Mart 2011 tarihinde, 19 yaşında vefat etti…
Sayın okur!
Okudun değil mi bu insanın kanını dondurucu vahşeti?.. Şimdi senden ricam:
1. Mekân’ın adını Azerbaycan’ın Hocalı şehri; evlerinin bodrumunda saklanan insanlar yerine “TÜRKLER”; “Kadın”ın adının yerine Mehriban Bekirova’yı, şehit düşen polisin adının yerine Abdullah diye yaz.
2. Hocalı’ya saldıranların (ben insan yazamadım) yerine Ermeni Subay ve Askerleri; esirleri götürdükleri şehrin yerine Hankendi adını koy.
3. Esirlerin resmini çeken ve kaybolmuş bebeği bulan kişinin yerine : Rus gazeteci Viktoriya İvleva’yı koy.
Ve insanlık ayıbı bu gerçek hikayeyi yeniden oku!
Bu yükü omuzladığı ve kaleme alarak tarihe not düştüğü için, başarılı gazeteci arkadaşım Vusale Memmedova’ya insanlık adına teşekkür ederiz.
Yazarın diğer yazılarına www.lent.az sitesinden ulaşabilirsiniz.




Yorumlar