top of page

“EVLATLARIM ARKADAŞLARIMIZIN KANINI YERDE BIRAKMAYACAĞIZ”

23. 07. 1974, sıcak bir Temmuz günü; Türkiye umumi bir seferberlik ilan etmiş ve Kıbrıs’aBarış Harekâtı düzenlemiş. Tehlikenin nereden geleceği belli değil, harekâtın üçüncü günü…


Tabi ki ben de her insan gibi ağlayarak dünyaya gelmişim ve ailem isim bulmakta dazorlanmamış dünya bir SAVAŞ daha kazanmıştı. Üç çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuyum.

Dört yaşlarımı hatırlıyorum; annem hamile, mütevazı hanemizin küçük bir odasında doğum

yapıyor. Acaba ben neler hissediyordum? Mutlu muydum? Yoksa anneme çektirdiği acıdan

dolayı küçük kardeşimden nefret mi ediyordum? Ve yirmi gün kadar annemden uzak kalıyorum, kardeşim doğumunun ardından annem sarılık geçirmiş, beni komşuya bırakarak

onu hastaneye yatırmışlardı.


Henüz ne olduğunu bile anlayamamıştım, odadan içeri apar topar siyah çantalı bir adam giriverdi. Komşu kadın sokaktan geçen sünnetçiyi çevirmiş, daha olayın şaşkınlığınıüzerimden atamamışken bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da şiddetli acılar içinde

kıvranıyordum, komşu kadın beni susturmak için ağzıma sürekli kesme şeker tıkıyordu.


Yaşım 6 olduğunda sokaklarda kamuflaj giymiş askerlerin peşinde buldum kendimi. 1980 ihtilali sırasında o komando askerlerini gördükçe, ben de asker olmak özlemiyle yanıp tutuşuyor, o alaca bulaca elbiseleri giymek için adeta can atıyordum. Belki yaşım çok küçüktü

ama o günlerde evimize erzak almak için annemle birlikte nöbetleşerek, saatlerce karaborsa

kuyruklarına giriyorduk.


Hatırlıyorum: oturduğumuz bahçeli gecekonduyu yeni almıştık, fakat emlakçı iki kişiye daha satmış aynı yeri. Adamlar Almanya’da gurbetçi; mahkemelik olmuşuz, bizim avukatı satın almışlar, mahkemeyi kaybedince oturduğumuz yeri tekrar satın almak zorunda kaldık.

Malum sıkıntı ve fakirlik yılları babam çalışıp evin senetlerini ödemek için Libya’ya gitti.İlkokula yeni başlamıştım, babam başımızda yoktu. Annemin cebinde önlük alacak parası yoktu, ilk kara önlüğümü öğretmenim kendi cebinden almış ve elleriyle giydirmişti. 8 ay kadar sonra babam dönmesine dönmüştü ama hem hastalanmış, hem de kazandığı paranın büyük bir bölümünü Libya gümrüklerinde bırakmak zorunda kalmıştı.


İlkokulu bitirip orta öğrenimime başladığımda, annem de çalışma hayatına atılmış gündüzleri ev temizliğine gidip akşamları merdiven siliyordu, evimizin senetleri yeni bitmişti.Ortaokula başlamamla beraber kendimi inşaatlarda çalışır buldum, öğlene kadar çalışıp öğleden sonra okula gidiyordum. En güzel yıllarım lise yıllarım oldu. Okuyor, çalışıyor aynı zamanda karate ve vücut geliştirme sporuyla uğraşıyordum. Okulun basket ve futbol takımında olmam popülaritemi artırmıştı ve okulun en güzel kızlarıyla konuşabiliyordum. Zor bela ve geçim sıkıntısı içinde liseyi bitirmiştim ama ekonomik sorunlar yüzünden kazandığım Akdeniz Üniversitesi Antalya Turizm ve Otelcilik bölümüne kaydolamamıştım. Üniversite şansımı bir sonraki seneye bırakmıştım ama artık Polis Akademisi okumak istiyordum fakat ailem buna razı olmuyordu.

Yine şansızlığım karşıma çıkmış o seneki sınava katılım çok olduğundan puanlamalar değişmiş 0, 5 puanla açıkta kalmıştım. Kötü günler geçiriyordum “ Okuyup ta adam mı olacaksın? Yeter artık beleş yaşadığın, inşaat işçiliğine devam” diyen ve okumama liseden beri karşı çıkan babamla aram açılmış, evden ayrılmıştım. İki ay memlekette kaldım, çalışıyor kimseye yük olmuyordum. Bu sırada aile büyükleri ve komşular araya girerek, beni babamla barıştırıp İstanbul’a dönmemi sağlamıştı. Askerlik için başvurmuş tecilimi kaldırtmıştım. Bir gün karakoldan çağrı pusulamın gelmesiyle hayatımın tüm akışı değişmişti.


1995 yılı Kasım ayı idi, 4 ncü tertip olarak askere gitmem isteniyordu. Sülüsümü almış ve çok sevinmiştim. Komando çavuş adayı olarak Isparta-Eğridir’e gönderiliyordum. Akşam olup da bu haberi aileme verince evdekiler şaşırmış ve ne diyeceklerini kestiremez bir haldeydi, birkaç günüm kaldığını ve yakınlarımla vedalaşacağımı söylediğimde annem ağlıyordu. O günlerde terör azmış katliam üzerine katliam yapıyordu, bu durumlarda annemi oldukça üzmüştü çünkü, sonuçta bende Güneydoğu’ya gidiyordum. Vedalaşma fasılları sona ermişti ve aynı mahalleden iki arkadaş Isparta’ya beraber gidiyorduk. 21 Kasım günüydü, otogara kalabalık bir şekilde davul zurna eşliğinde uğurlandık. Annemden ve çok sevdiğim İstanbul’dan ayrılacağım için oldukça üzgündüm, Fedakâr annem ise benim bu yaşa gelmem ve okumam için saçını süpürge etmişti, kaldı ki kardeşlerim içinde en çok bana düşkündü. Veda faslı bir asır gibi geldi yüreğim kan ağlıyordu, anneme belli etmiyor etrafıma gülücükler saçıyordum. Okunan istiklal marşının peşinden gardan ayrıldık, otobüsün radyosunda sırasıyla Sezen Aksu’dan “Gidiyorum” ve Yılmaz Morgül’den o günlerde moda olan “Elveda İstanbul’a” parçası çalıyordu, bu kadar isabetli bir rastlantı olabilir miydi acaba?


Pazar günlerinin hayatımda çok önemli bir yeri vardır. Hatırlıyorum; yine bir Pazar günüydü, kış mevsiminde olduğumuzdan yollar kar ve buzla kaplıydı. Otobüste ağzımızı bıçak açmıyordu. İlk molaya kadar sessiz kaldım ve geride bıraktıklarımı düşündüm, neyse ki şanslıydım, anamdan başka yarim yoktu. On saatten fazla süren yolculuğun ardından sabahın erken saatlerinde Isparta’ya varmıştık. Ama hemen teslim olmaya da hiç niyetimiz yoktu. İnzibatlara yakalanmamak için otobüs şoförünü ikna etmiş otogara girmeden inmiştik. Hiç olmazsa güzel birkaç saat geçirip öyle teslim olmak istiyorduk. İkindi vaktine kadar dolaştık daha sonra, hamama gidip peşinden güzel bir ziyafet çektikten sonra arkadaşımla ayrılma vaktinin geldiğini anladık. Veda faslının ardından o Isparta’da kalmış, bense Eğridir otobüsüne binip yola çıkmıştım. Bir saat kadar sonra doğal güzellikleriyle beni büyüleyen bu küçük kasabaya ulaşmıştım. Her taraf karla kaplıydı, yüksekçe bir dağ olan Sivri’nin eteğinde kurulmuş komando birliği, dağların arasında masmavi bir göl ve çok güzel bir kıyı şeridi vardı.

Açıkçası nizamiyeden içeri biraz tereddütlü ve heyecanlı bir şekilde girdim, biz her gün bu

dağa mı tırmanacaktık acaba?


Kayıt kabul işlemlerinin ardından 1500 kişi topluca Çavuş Talimgah Bölüğüne götürüldük. Burada Manga ve Unsur Komutanı olan Çavuş adayları ve Tim Komutanı olacak Asteğmenler eğitiliyordu. İlk gece iliklerime kadar donmuş bir vaziyette 3 kişi bir ranzada sabahlamıştık. Birkaç gün içinde elemeler yapılacak yetersiz bulunanlar ve sağlık sorunu olanlar, daha hafif birliklere gönderildikten sonra, özel olarak seçilmiş 700 kişi burada eğitilecekti. Nitekim ertesi gün doktorların ve bölük komutanının incelemesinden sonra diğer adaylar başka birliklere sevk edildi. Güzel bir olaydı, artık adam başı bir yatak düşüyordu. Ertesi gün sabahın beşinde uyandırıldık, bize yatak yapması öğretildi ve tıraş olmamız istendi. İçtimada Bölük Komutanımız ve Takım Komutanlarımızla tanıştırıldık, bölük komutanımız öyle bir konuşma yapmıştı ki, hepimiz adeta aslan kesilmiştik. Elbiselerimiz dağıtılıp, eğitim silahlarımız zimmetlendikten sonra ertesi gün eğitimlerimiz başladı. Her gün sabah koşusu, ağır bir spor ve silah eğitimleri yapıyorduk. Bu olay akşamları da devam ediyordu. Bir kaç gün sonra eğitimin dozu artırılmış ilk günler kısa, daha sonra ki günler uzun mesafe olmak üzere dağlara doğru intikal yapıyor yer yer belimize kadar yükselen kar içinde tim ve pusu eğitimi görüyorduk.


Güneydoğu’da görev yapmış komutanlarımız bize yaşadığı olayları anlatıyor ve sıkı bir eğitimin önemi konusunda bilinçlendiriyordu. Bölük komutanımın bir sözü vardı;- Evlatlarım eğitimde ter dökmeyen cephede kan döker, “ Bu sözün kıymetini doğuya gidince daha iyi anlayacaktık”.


Eğitim mükemmel ve askerin bakımı güzeldi. O günlerde Ege de Kardak Adaları krizi patlak vermişti, ayrıca doğudan gelen acı haberlerle beraber iyice hırslanmıştık. Üç aylık komando eğitimimizi tamamlamıştık. Spor ve eğitimde Talimgah Bölüğü birincisi olduğumdan Eğitim Çavuşu olmam istendi, daha sonra Gösteri ve Tatbikat Bölüğüne ayırmak istediler. Bir komutanım paşamıza muhafız olmamı önerdi, komutanımı ikna etmek için döktüğüm dillerden sonra dağıtımımın Mardin Midyat Komando Tugayına çıktığı söylendi. Bir gece evvel komutanım ailemi arayıp orada kalmam için beni ikna etmelerini istemiş, bense aileme kızarak bu öneriyi reddetmiştim. Acemi birliğimden ve arkadaşlarımdan ayrılmak çok zor gelmesine rağmen komutanlarım ve arkadaşlarımla vedalaşıp oradan ayrıldım. Ama görevlerin en kutsalına şehit ve gazi olan arkadaşlarımızın intikamını almaya ve vatan topraklarını korumaya gidiyordum, tek bir korkum vardı oda MAYIN…


Demek ki kaderde varmış, kan beni çekiyordu.


10 günlük dağıtım iznimi İstanbul’da ailem ve yakın arkadaşlarımla geçirdim, sürekli kavga ettiğim babam bile beni çok özlemiş, hatta dağıtımımın doğuya çıkması onu bir hayli üzmüş ve endişelendirmişti. Gideceğim bölge riskli olduğu için önce uçakla Gaziantep’e gidecek, oradan konvoyla Midyat’a geçecektim. Ailem ve arkadaşlarımla vedalaşıp kısa bir uçak yolculuğundan sonra Gaziantep’e vardım. Şehir merkezinde bolca kebap ve tatlı yedikten sonra geceyi geçirmek için bir otele yerleştim.


Ertesi sabah kahvaltıdan sonra otobüse binerek, toplanma bölgem olan Şanlıurfa’daki Zırhlı Tugaya teslim oldum. Burada kalacak yer sorunu vardı, sersefil bir halde sandalye ve masalarda bazen de yerde yatarak barakalarda iki gün geçirdikten sonra konvoyla Mardin’e

doğru yola çıktık. Her yerde sıkı bir güvenlik göze çarpıyordu, “Acaba başka bir ülkede miyiz?” diye düşündüm neyse ki jandarma timleri ve panzerler eşliğinde Midyat’a vardık. “Burası adeta tarih kokuyordu, etraf eski evler ve kiliselerle doluydu. Buralarda erkekler sonradan öğrendiğim adıyla kafalarına poşu denen başörtüler bağlıyordu, bayağı egzotik gözüküyorlardı”.


Nizamiyeden içeri girmemizle bir sevinç koptu, usta askerlerin bir kısmı;

- Torunlar geldi tezkere alacağız diye sevinç çığlıkları atıyor, kimisi de

- Toprağım var mı? diye bağırıyordu.

Düzenli bir şekilde birliğe çıkarıldık. Birlik merkezi tepelik bir yere kurulmuştu, bizi yerlere

oturtup kayıt bilgilerimizi aldılar. Daha sonra kalacağımız yerler gösterildi, buralar uçak hangarlarına benzeyen Amerikan tipi barakalardı, üstleri toprakla kaplıydı ve dışarıdan tepe

sanılıyordu.


Geceyi barakalarda geçirdik ama ne geceydi yatak olmadığı için beton zemin üzerinde kurduğumuz 30 santim genişlikte olan kampetlerde düşe kalka geçirdiğimiz yetmiyormuş gibi sabahın 3 ünde uyandırılıp;

- Burada devrecilik var, rütbecilik batıda kaldı, diye önce ikaz daha sonra tüm

bölükten hoş geldin tokadı yedik.


Bu durum çok gücüme gitti bir çavuş adayı olarak bu durumu kaldıramazdım, itiraz etmek

istedim fakat önümde dört üst devre vardı bense tamamen sahipsizdim. O saatten sonra zaten hiçbirimizi uyutmadıkları gibi devrecilikte uyulması gereken kurallar anlatıldı ve iş bölümü yaptırıldı.


Artık her sabah 05 te uyandırılıp güne kahvaltı ve çay dağıtmakla başlıyor, peşinden ağır bir eğitim ve spor yaptırılıyordu. Geceleri saat 01 den önce uyumamıza izin vermiyorlardı. Üst devrelerimiz yemeden sofraya oturamıyor, kalan yemeklerle idare ediyorduk. Bir kaç gün sonra branş ve meslek seçmeleri yapıldı, beni eğitimimden dolayı S3’e (Harekat- İstihbarat ve plan-eğitim kısmı.)ayırdılar. Devremde 4 çavuş adayı olduğu için Havan Takım Komutanı ve diğer Bölük Komutanları da beni istiyordu. Diğer arkadaşlar sıhhiye ve muhabere çavuşu olacak, ben karargâh veya ihtisas silahım olan Havan Manga Komutanlığına ayrılacaktım.

“Tabi ki binbaşı iyi bir seçim yapmış beni yanına almıştı”. Midyat komandoları denince bölgede ses soluk kesilirdi, tugayımız terörle mücadele birlikleri içinde en seçkin birliklerin

başında geliyordu.


Burada en büyük sorunumuz toprak bitleri ve uykusuzluktu, keza bitlerin bir tanesi nerdeyse pirinç tanesi büyüklüğündeydi. Tugayda yarı eziyet içinde 3 haftamız yeni dolmuştu

ki; Siirt merkezine taşınmamız emri geldi, askeri birlik taşınması gerçekten çok zormuş. En

büyük eziyeti yine alt devreler çekmiş, birkaç günlük hazırlıktan sonra geniş güvenlik önlemleri içinde taşınmıştık. Gideceğimiz bölgede bizi nelerin beklediği belli değildi. Yeni tugayımıza vardığımızda adeta harabeye dönmüş suları akmayan, elektrik tesisatı bozuk, tuvaletleri pislik içinde terkedilmiş binalarla karşılaştık. İçimden bunun faturası yine bize çıkacak diye geçirdim nitekim öyle olmuş tüm eziyeti yine alt devreler çekmişti. Bir ay kadar

kısa bir sürede tadilat ve temizlik işlerini tamamladık aynı zamanda, sporumuzu branş ve silah eğitimlerimizi de ihmal etmemiştik. Haftada bir mutfak görevi geliyor herkes kaytarıyor

fakat ben kıdemli olduğum için kaytaramıyordum. Allah’a şükür hiç aç kalmıyordum ama yemek kokusundan tiksiniyordum, üstelik buda yetmezmiş gibi tugaya operasyon için gelen

diğer birliklerinde yemek sorunu bize düşüyordu.


Tugayın pistine helikopterler inip kalkıyor; bazen yaralı ve şehit bazen de operasyonlara gidip gelen taburları ve malzemeleri taşıyordu. Her helikopter sesinde piste koşar ne olduğuna bakardık, bazı zamanlarda kanlar içinde gelen askerleri sedyelerle 30 Yataklı Tugay Hastanesine taşırdık. Allah’ım ne korkunç manzaralardı kiminin eli kolu yoktu, kimisi de şehit olmuştu, aileler bu durumları görse acaba evlatlarını gönderir miydi buralara? Böyle zamanlarda iyice hırslanıyor, elimizden bir şey gelmediği için içimiz kan ağlıyordu, elbette yakında bizimde operasyonlara çıkma sıramız gelecekti.


Bir gün tugay komutanımız bizleri toplayıp burada ki eğitimimizin tamamlandığını birkaç

taburun operasyonlar ve iç güvenlik sağlamak için dağlara gideceğini söyledi. Bizim taburumuz Botan Vadisi üzerinde teröristlerin geçiş bölgesi üzerinde olan Sağırsu ve Ekmekçiler adlı iki dağ karakoluna gönderildi. Buradaki Jandarma bölüğü geri çekilmiş vetaburumuz bu bölgeye takviye edilmişti. Kurmuş olduğumuz çadırlarda kalıyor, aynı zamanda kalabileceğimiz binalar inşa ediyorduk. Eğitimlerimiz devam ediyor bazen Gabar, Çaçi ve Curaf Dağlarına uçar birlik operasyonları düzenleniyordu. O günlerde Lice ve Kulp taraflarında Atmaca 1 Operasyonu düzenlenmiş birçok terörist etkisiz hale getirilmişti fakatbizim de şehit ve yaralılarımız vardı. Bu operasyona katılmamıştık fakat bizim taburlardan biri katılmıştı, seyyar çadır mutfağımızda televizyon izlerken dinlediğimiz haberlerden ve telsiz irtibatından bu olayı duymuş kahrolmuştuk. Şehitlerin içinde arkadaşlarımız vardı, çadır birden karıştı bir arkadaşımın akrabası da şehit olmuştu. Arkadaşımız kendini yerlere atıyor. Hırsını masa ve sandalyelerden çıkarıyordu, onu hemen revire kaldırıp doktor Asteğmenimizi çağırtmış sakinleştirici iğne vurdurmuştuk.


“Kahretsin birkaç gün sonra bayramdı, bizse oturmuş çocuk gibi ağlıyorduk, o gün hep birlikte intikam yemini etmiştik”. Birkaç gün sonra Tugay komutanımız bayramlaşmaya geldiğinde, O’da yemin etmiş;

- Evlatlarım arkadaşlarımızın kanını yerde bırakmayacağız, demişti.


Dediği gibi de olmuş bölgede yapılan seri operasyonlarda sayısız terörist imha edilmişti. ”Üzüldüğümüz nokta arkadaşlarımızı katlettikleri gibi ölülerine bile mermi sıkmış organlarına kadar kesip yakmış olmalarıydı, bunların ne tür bir hayvan olduğunu kimse anlamamıştı”.


Günler su gibi akıp geçiyordu, alt devrelerimiz gelmiş rutin işlerimizin bazılarını onlara devretmiş, daha önemli görevlerle uğraşıyor bazen emniyete, bezen de yol güvenliğine ve arama tarama görevlerine çıkıyorduk. Taburda S3 teki görevime bakıyor, diğer zamanlarımda Havan Takımı ile eğitim yapıyordum. Havan Manga Komutanıydım ve görev

anında mangamın başına geçmem gerekiyordu. S3 ten sorumlu binbaşımın ara tayini Kıbrıs’a çıkınca görev yerimi tamamen Havan Takımına kaydırdılar. Aynı zamanda takıma zimmetli, bizde ki adıyla baykuş olan, NİKON marka uzun menzilli dürbünle çevreyi izleyip keşif yapıyordum. Zevkli olduğu kadar yorucu bir görevdi, insanın gözlerini rahatsız ediyordu, bu yüzden yanıma birkaç kişi daha vermişler sırayla dağları izliyorduk.


Bu izleme görevini yaparken, birçok defa geçiş yapan terörist gruplarını tespit ettik ve böylece birçok terörist timlerimizce ele geçirildi. Hatta bir gün yabancı ve genç bir bayan ile 15 yaşlarında bir erkek teröristi de yakalattım. Saçı başı pislik içinde olup pis kokularından dolayı yanlarına yaklaşılamayan bu teröristlere banyo yaptırılıp, tıraşlarının yapılması, temiz

elbiseler giydirilip karınlarının doyurulması açıkça gücüme gidiyordu. Onlar bize kurşun sıkarken biz onlara Türk misafirperverliği yapıyorduk, acaba onlar bunu yapar mıydı? Hayır

hiçbir zaman yapmazlardı. Hatta birçok kere şehitlerin cesetlerine dahi işkence yapan bunlar

değil miydi? Bazen de aldığımız görüntüler vadinin ve tepelerin arasında kayboluyor timdeki

arkadaşlarımdan;

- Görmesen olmaz mıydı? diye fırça yiyordum.


Çünkü her görüntü bir görev, sıkı bir yaya takibi idi bazen elleri boş dönüyorlardı. İşte o zaman tabur sabaha kadar baskın olabilir diye uyumuyordu.


En büyük hobilerimden biri fotoğraf çekmekti, gittiğim her operasyonda ve görevde birkaç poz bitiriyordum. Günlük emniyet ve arama tarama (AT) görevleri devam ediyor bazen bende

bu görevlere gidiyordum. Ben aynı zamanda yarım kilometre kadar uzağımızda ki köyde öğretmenlik yapan ve güvenlik sebebiyle taburda ikamet eden öğretmen bir ağabeyimizi küçük bir timle beraber köy ilkokuluna götürüp getiriyordum. Daha önceki bir çatışmada ele geçirilen teröristlerden biri bu köyde ikamet ettiği için güvenlik şart olmuştu.


Yine bir gece taburdaki rütbeliler toplantı yapmışlardı. Bir operasyon hazırlığı olduğunu hemen anladım. Lice ve Kulp taraflarına düzenlenecek bir operasyon için, önce Siirt’teki tugayımıza katılacak daha sonra tüm tugay bölgeye gidecektik. Ertesi sabah için hazırlıklar yapılmış, bizi almaya gelen askeri kamyonlarla tugaya hareket etmiştik. Bu arada biz yokken

taburu ve bölgeyi koruması için birkaç piyade bölüğü de bizim karakola gönderilmişti. Tugaya varmıştık, operasyonun büyüklüğü hakkında kimsenin bilgisi yoktu, ben oradaki birlikleri görünce durumun ehemmiyetini anladım.


Ertesi gün çarşı ve ihtiyaç için izin verilmiş hiç kimseyle konuşmamamız emredilmişti. Aylar sonra ilk kez çarşıya çıkmış öncelikle sıcak bir banyo için hamama gitmiştik. Çünkü karakolda su ve banyo sorunu vardı. Alışverişlerimizi yapıp güzel bir yemek yedikten sonra

tugaya döndük. Botumda bir yırtık vardı ve bot kesinlikle bu görevi çıkarmazdı. Zor bela levazımdan brandalı yazlık bir bot temin etmiştim. Operasyon bölgesini takım komutanımdan bir şekilde öğrenmiştim; daha önce Atmaca 1 adıyla yapılmış olan operasyonun yapıldığı ve arkadaşlarımızın şehit olduğu bölgeye düzenlenen bir görevdi. Atmaca 2 adını taşıyordu ve çok kapsamlı bir görevdi, bölgedeki birliklere takviye olarak gidiyorduk, “Arkadaşlarımızın kanını yerde koymamak için bir fırsattı”.


Sabahın erken saatlerinde kalk emri verilmişti, çantalarımızı ve silahlarımızı araçlara yükleyip sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra hareket edildi. Tugaydan uğurlanırken başta Tugay Komutanı ve Alay Komutanları olmak üzere tüm personel sıraya girmiş bir vaziyette marş söyleyip selamlayarak bizi uğurladılar. Eğlenceli fakat bir o kadarda yorucu olan bir yolculuktan sonra Diyarbakır-Silvan Jandarma Komando Birliğine vardık. Geceyi bu birliğin

bahçesinde geçirdik. Sabah kahvaltısından sonra araçlarla hareket ederek operasyon yapacağımız bölgeye yakın bir mevkii de araçlardan inerek intikale yayan devam ettik. Hava

aşırı sıcaktı, görev uzun süreceği için yükümüz de ağırdı. Yürümekten artık ayaklarımız şişmiş ve su toplamıştı, birkaç saatte bir verilen kısa çök molaları yeterli gelmiyordu. Bazı arkadaşlarımız mola verebilmek için çatışma çıkmasına bile razı olduklarını dile getiriyordu.


Akşam karanlığı çökmüş, terkedilmiş bir köyün arama tarama faaliyetlerini tamamlamıştık. Fakat geceyi geçirmek için bölgenin en güvenli ve hâkim tepesine çıkmamız gerekiyordu. Gecenin o karanlığında bir süre daha intikal ettikten sonra konaklayacağımız yere vardık. Dinlenme zamanımız gelmiş çatmış herkes kendini yere bırakmıştı.

Bulunduğumuz tepe kabak gibi açıktı, ne bir ağaç, ne de mevzii yapabileceğimiz kaya parçaları vardı. Bu operasyonda tabur komutanına yakın olup koruma ve aynı zamanda postalık yapma emri almıştım. Komutan herkesin herhangi bir taciz tehlikesine karşı taş toplayıp mevzii yapması emrini verdi. Tüm birlik homurdana homurdana olmayan taşları bulmaya ve başını sokacak bir yer hazırlamaya çalışıyordu, sonunda sırt çantalarımızı siper olarak kullanmaya karar verdik.

Ertesi sabah şafakla beraber uyandık, reçel, meyve suyu, poşet çay ve konserveden oluşan kahvaltımızı tamamlamamızla birlikte tepelerden aşağı intikale başladık. Timler yol üzerinde avcı kollarına ayrılmış, arama tarama faaliyetleri yapıyor ve emniyet alarak ilerliyor,

istihkamcılar ise mayın detektörleri ile mayın arıyordu. Bir aşağı bir yukarı vadileri ve tepeleri

aşıyorduk, bir ara öyle bir bölgeye geldik ki ağaçlık ve yeşilliklerle kaplıydı ve yanından küçük

dereler akıyordu. Detektörler sürekli ötüyor herkes bir arkasındaki arkadaşını uyarıp;

- Dikkat et mayınlı bölge, diye uyararak istihkâmcılar tarafından işaretlenmiş yerleri

gösteriyordu.


Saatlerce birbirimizi uyararak intikale devam ettik, artık detektörler zemindeki her şeye ötüyordu. En sonunda üs bölgesi olarak kullanacağımız ağaçlık ve hâkim bir tepeye vardık.


Bölge daha önce teröristlerce kullanılmış mayın ve tuzaklama yapılmış olabileceği için istihkâmcılar tarafından arandı. Çevre tuzaklanmış ve mayın döşenmişti, bir kısmını temizleyip etrafını işaretleyerek bölükleri uyardık. Öncelikli olarak helikopter inebilecek bir

pist yeri ayarladık. Gece olmadan önce tüm ağır silahları kritik mevkilere timleri ve üs bölgesini koruyacak şekilde mevzilendirdik. Gece çökmüş termal kameralar ve gece görüş dürbünleri çalıştırılmış, olabilecek sızma ve tacizler için emniyet timleri uyarılmıştı.


Sabahın erken saatlerinde helikopter seslerine dikkat kesilmiştik. Dürbünü karşı tepelere sabitlemiştim. Orada bir grup vardı ve kobra helikopterlerimiz orayı ağır top ve bombalarla dövüyordu. Daha sonra Taktik Alay Komutanı ve Tabur Komutanımız dürbünün başına geçmiş durumu inceliyordu. Helikopterler işini bitirdikten sonra timlerimiz arama ve tarama görevi için bölgeye gönderildi. Bir grup teröristi ölü ele geçirmiş kaçanların peşine ise timlerimizi yollamıştık. Bense bir taraftan tepelere bakıyordum, çevremizdeki tüm hakim

tepelere helikopterlerimizce timler bırakılıyordu.


Su ve kumanya sıkıntımız başlamıştı. Bulunduğumuz çevre ağaçlık ve tuzaklanmış olduğu için tuvalet sorunumuzu bile gidermeye çekiniyorduk, zira gündüz birkaç yerde daha mayına rastlamış ve ürkmüştük. Aksine dar bir alanda mevzilendiğimiz için ihtiyaç gidermek

için uzaklaşmamız gerekiyordu. Üstelik başımıza birde sinek ve zehirli böcek sorunları çıkmıştı. Aşağıda bulunan vadideki akan dereyi görüyor su almaya inemiyorduk. Sonunda ağır silahlarımız değişik yönlere sabitlenip korumamız alındıktan sonra 20 – 25 kişilik bir timle

taburdaki tüm boş pet şişeleri toplayarak doldurmak için aşağı indik. Dere neredeyse kurumak üzereydi içi yosun ve küçük kurtçuklarla doluydu, ne yazık ki başka seçeneğimiz olmadığı için bütün şişeleri doldurup tepeye doğru tırmanmaya başladık. Kendime düşen sularla ilk iş su toplayıp yara olan ayaklarımı yıkayıp, pudraladıktan sonra merhem sürüp havalandırdım. Bu su kıtlığında ayak yıkamam çevremdeki insanları şaşırtmıştı, ama

ayaklarım daha çok lazımdı bana.


Ertesi gün pist olarak hazırladığımız yere işaret fişekleri yardımıyla tozu dumana katıp inen helikopter, daha yerdeki tozu kalkmadan tabur komutanımızı alıp havalandı. Komutanımız diş ağrısından kıvranıyordu, bense içimden aklıma gelen bütün argo edebiyatını sayıyordum çünkü bizim derdimiz başımızdan aşmışken o helikopterle diş çektirmeye gidiyordu. İki saat sonra helikopter döndüğünde ben söylendiğim için pişman olmuştum, komutanım helikoptere su ve kumanya ile doldurup geri dönmüş, beni utandırmıştı.


Operasyon çok başarılı geçmiş birkaç gün sonra dönüş yolculuğuna başlamıştık. Yolumuz üzerindeki azgın bir nehri geçerken suya kapılıp giden birkaç jandarma eri hariç zayiatımız olmamış ama gözlerimizin önünde onların suya kapılıp gitmesi hepimizi derinden üzmüştü. O aylarda kar suları eridiği için nehir bayağı azgın akıyordu. Daha sonra öğrendiğimize göre suya kapılan askerlerin biri hariç diğerlerinin cansız bedeni nehir üzerinde bulunmuştu. Araçlara binerek geri dönüş yolculuğuna başladık, geceyi Silvan jandarma komando da geçirdikten sonra ertesi gün Siirt’te bulunan tugayımıza döndük.

Burada bir gece kaldıktan sonra Eruh tarafındaki karakolumuza dönmüştük, emekliliği gelen tabur komutanımız tugayda kalmış, yeni tabur komutanımızsa beraberimizde gelmişti. Yeni komutanın göreve başlaması ile birlikte eğitimlerimiz daha da artmış günlük tıraş ve üst baş bakımı yapar hale gelmiştik.


Yeni gelen tabur komutanımız bir sabah bulunduğumuz bölgede arama tarama yapmak ve çevreyi tanımak amacıyla göreve çıkacağımızı söyledi. Çevremizde köyler olduğu ve köylülerin teröristlere haber vermesinden çekindiği için akşam karanlığında yola çıktık. Her zaman olduğu gibi meraklı gözler bizi izliyordu. Yaya olarak intikal halinde ilerliyorduk.


İlk kez bu görevimizde 81 mm’lik havanlar sökülerek parçalar halinde taşınıyordu. Ben bazen namluyu bazen de havanın ayağını taşıyarak arkadaşlarıma yardım ediyordum. Mola

vereceğimiz zaman geriye dönüp, ardımızda kimsenin kalmadığına emin olmaya çalışıyordum. Gecenin ilerleyen saatlerinde terörist tehlikesinden dolayı terkedilmiş olan boş

bir köyde mola verdik. Tüm ağır silahlarımızı timleri koruyacak şekilde ölü bölgelere mevzilendirdik. Çukurluk bir yerde görünmeyecek şekilde bir ateş yakarak, tabur komutanım ve takım komutanıma çay yaptım. Onlar uyuduktan sonra matımı (bir çeşit minder) yere serip pançomu üzerime örterek birkaç saat uyudum. Sabah olmuş sanki güneş bir başka doğmuştu. İçim içimi yiyordu, benliğimi tuhaf duygular kaplamıştı, bense nedenini bilmiyordum. Kahvaltımızı yapıp yola koyulduk. Ben çok tedirgin bir haldeydim, attığım her adıma dikkat ediyordum, bu gün muhakkak bir şeyler olacaktı. Sanki kan çekiyordu. Bu arada bir grup teröristi kovalayan dost bir bölük yardım istemiş bölgeye yakın olduğumuz için telsizden olumlu cevap vermiştik.


Saat 10 civarları olmuş yüksek bir tepede bulunan teröristlerce boşaltılmış bir köyde mola verip üs bölgesi kurmuştuk. Ağır silahlarımızı mevzilendirip bir bölüğümüzü yardım istenen mevkie yolladık, bizimkiler terörist grubun önünü kesecekti. Bölgenin haritaları açılmış kalan timlerimizi de çevre emniyetimiz için yüksek yerlere çıkarmıştık. Bulunduğumuz yer detektörlerle aranmıştı aranmasına ama ikisinin de arızalı olduğunu biliyordum.

Tedirginliğim artarak sürüyordu, arkadaşlarıma;

- Bana bir şey olacak, dediğimde güldüler. Köy içindeki havan mevziilerini

dolaşıyordum henüz birkaç adım daha atmamıştım ki...


Korkunç bir patlama ile havadaki sükûnet bozuldu. Herkes baskına uğradığımızı sanıp kendini yere atmıştı. Ben bir an roket yediğimizi sandım. Havalanmamla açılan çukura düşmem bir oldu. Herkes panik içinde bağrışıyordu, bense halen ne olduğunu anlayamamış

şaşkın bir halde etrafa bakmaya çalışıyordum. Birden gözlerim yanmaya, kulaklarım çınlamaya başladı. Gözlerimi açmaya çalışıyor başaramıyordum, çünkü barut dumanı ve toz

toprak gözlerimi doldurmuştu. İlk birkaç dakika yaranın sıcak olmasından dolayı hiçbir acı

hissetmedim. Şimdi ise tüm bedenime saplanan şarapnel ve taş parçacıkları canımı feci şekilde acıtıyordu. Allah kahretsin! Adeta ateşe atılmış gibi cayır cayır yanıyordum. Sanki bir oksijen kaynağı ile tüm bedenimi yakıyorlardı. Arkadaşlarım bağırıyor; “Mayına bastım”

diye feryat ediyorlardı.


O an anladım, ne yazık ki bir MAYIN’a basmıştım. Olayın sıcaklığı geçiyor, ayağımın

acısını iyice hissediyordum.

- Allah’ım ben sana ne yaptım, diye bağırdım.

Benim ağzımdan;

- Allah’ım ve anneme haber vermeyin, sözleri peş peşe dökülüyordu.

Annem rahatsız olduğu için ona bir şey olmasından korkuyordum.


Ayağıma bakmaya çalışıyor bir türlü bakamıyordum, zaten kapalı olan gözlerimi başımda bağlı olan bandana ile kapattılar, bir ara gözlerime de bir şeyler oldu diye korkmuştum. Tabur

komutanı;

- Etrafta başka mayınlar olabilir, ona yaklaşmayın, diye bağırıyordu, ama nafile arkadaşlarım beni çok sevdiği için hiç kimse onu dinlemiyordu. Birkaç dakika içinde tüm arkadaşlarım ve sıhhiyeciler başıma birikmişti. Sivilde sağlık memuru olan çavuş bir devrem

bana ilk yardım yapıyordu. Doktor asteğmen bile donup kalmış olayı seyrediyordu, arkadaşlarım etrafa küfürler yağdırıp doktora bağırıyorlardı. “İlk müdahalem yapılmıştı, bu

arada ben sanki bir fırının içindeymiş gibi yanıyor, tüm acılarıma rağmen sürekli eve haber vermemelerini tembih ediyordum”. Yarım saat içinde helikopter gelmiş, zeminin kayalık ve eğimli oluşundan dolayı bir türlü inemiyordu. Helikopteri bir adam boyu alçaltıp birkaç başarısız fırlatma denemesi yaptıktan sonra, beni helikopterin içine savurdular.


Teknisyen astsubay ve bir refakatçi asker beni yakaladıktan sonra helikopter havalanıp tugaya doğru yola koyuldu. Pilota;

- Daha hızlı, daha hızlı, diye bağırırken, teknisyen astsubay ise;

- Hadi aslanım dayan başarırsın, diye konuşarak beni teselli etmeye çalışıyordu.


Bana bir asır gibi gelen kısa bir uçuştan sonra, helikopterin piste inmesi ile birlikte gelen sıhhiye erleri, beni bir sedyeye alarak 30 Yataklı Tugay Hastanesine doğru koşturmaya baladı. Daha önce telsizle haber verdikleri için tüm sağlık ekibi hazırlanmış beni bekliyordu.

Bir ara helikopter pistinin çevresindeki askerlerin seslerini duyduğumda, “Aklıma daha önce

yaralı gelince piste koşup ne oldu diye baktığımız zamanlar geldi”. Hastane kapısından içeri girince, koridorda bekleyen sağlık ekibi beni sedyeden alıp seri bir şekilde ameliyat masasına yatırdılar.


Bir doktor parçalanan elbiselerimi çıkartmaya çalışırken, diğeri de parçalanan ayak

bileğime bağlı olan yarım postalı çıkartmaya çalışıyordu.

- O postalı daha dün aldım kesme, deyince millet bir kahkaha attı.


“Aklımca espri yapmıştım! Ama acıdan kıvranıyordum”. Yara temizlenip gereken

müdahale yapılınca pistte bekleyen helikopter ve refakatçi bir askerle Diyarbakır Askeri

Hastanesine doğru havalandık. Askeri Havaalanına vardığımızda benim ağrılarım artmış

sancıdan kıvranıyordum, gelen ambulansın lambasını ve siren sesini hatırlıyorum.

Bayılmışım...


Kendime geldiğimde olayın üzerinden 24 saat geçmiş acı içinde kıvranıyordum. Bunun

sebebi elinde neşter olan sağlıkçı bir başçavuşun, ayağımdaki yanık olan sinir ve etleri

temizliyor olmasıydı. Tekrar bağırmaya başladım, canım çok yanıyordu. Yoğun bakıma giren

tabip bir yüzbaşı;

- Ne bağırıyorsun lan! diye, bana kızmıştı.


Birden can acısı ile irkilip ağzıma gelen her şeyi saydım. Yanıma gelen Başçavuş ölü

dokuları alabilmesi için, uyuşturmadan temizlemesi gerektiğini anlattı. İkna olmuş ve ağzıma

yastığı tıkamıştım. O gün öğleden sonra bir ambulans uçak olduğu ve tedavi için üst düzey

bir hastane olan GATA ya gönderileceğim söylendi.

Birkaç saat sonra havalanan uçakla Ankara’ya doğru yola çıktık. Uçak kalabalıktı, çok

gürültülü bir sesi olduğu gibi, içi de çok soğuktu. Üzerime bir battaniye örttüler. Ankara

Etimesgut Askeri Havaalanına indiğimizde, burada bekleyen bir ambulansla GATA’ya sevk

edildim. Ambulans hastaneye vardığında, girişte bulunan döner kapıya park etmiş, şoförü ise


13

elindeki evraklarla ortadan kaybolmuştu. İkindi sıcağı ve güneşin tüm ışıkları yüzüme ve

yaralı olan ayağıma vurduğu gibi gözlerimi de açamıyordum. Yarım saat geçmesine rağmen

beni içeri almamışlardı, sedyenin gelmesini bekliyordum.


Kahrolası sedyeyi bir türlü getirmiyorlardı. Hırsımdan ve acımdan ağlamaya

başlamıştım, bir ara uzanarak ambulansın kapısını açmayı başarmıştım. Gözüme elinde bir

evrakla dolaşan bir yarbay ilişti;

- Komutanım, ben Yunan askeri miyim? bir saattir güneşin altında sedye

bekliyorum, diye çıkıştım.


Sinirlerim iyice boşalmış hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yapılan bu muamele üzerine sitem

ediyordum. Yarbay yanıma gelmiş beni teselli etmeye çalışıyordu. Hiçbir suçu yokken ona

patlamıştım. Kapıdaki inzibatlara bağırarak hemen sedye bulmalarını ve beni içeri almalarını

emretti. Teşekkür ettim.


O az önce benden fırça yememiş gibi, saçımı okşayıp;

- Geçmiş olsun, diyerek yoluna devam etti.

Beni ilk olarak Plastik Cerrahi Kliniğine çıkardılar. İlk muayeneden sonra Özel Cerrahi

kliniğine yatırıldım. Bu klinikte sadece terörle mücadelede yaralanan gaziler yatırılıyordu.

Ayağa kalkabilen ve sandalye kullanan tüm gaziler “Geçmiş olsun” demeye odama

gelmişlerdi. Benden tecrübeli oldukları için nasihatler edip, beni teselli etmeye çalışıyorlardı.

Bir gün her yaralı gibi ameliyathaneye götürülüp, mikro cerrahi operasyonuna alınmıştım.

Operasyon yaklaşık 20 saatten fazla sürmüştü. “Allah’ım dakikalar geçmek bilmiyordu. Ben

adeta ölüp ölüp diriliyordum. Ameliyat esnasında birkaç kez ayılır gibi oldum. Ameliyathane

ve yoğun bakım arasında, 7 kere ölümle yaşam arasında gidip geldiğimi ve beni yedinci

müdahalede yoğun bakımda kurtardıklarını hatırlıyorum. Peş peşe dört kez narkoz verdikleri

için, artık narkoz veremiyorlar ve normal uyuşturucu iğneler yapıyorlardı. Gözümün her

açılışında başımda ağlayan ameliyat hemşiremi görüyordum”.


- Yeter artık, öldürecekseniz öldürün! Acı çektirmeyin çocuğa, diye doktorlara

bağırıp, ağlıyordu.

“ Uyuşturucu iğnenin etkisindeydim, sanki bir labirentin içine girmiş, bir türlü çıkış yolumu bulup kurtulamıyordum. Her taraf beyaz bulutlarla doluydu. Adeta bir bulut tarlasının içinde uçuyordum. İnsanların konuşmaları kulaklarımda uğulduyordu, onlara karşılık vermeye çalışıyor, fakat bir türlü konuşamıyordum. Haykırmak istiyordum, sanki dudaklarım birbirine dikilmişti”.


Bir ara öldüğümü sanmış, doktora sürekli;

- Ben öldüm mü?

- Ben öldüm mü?

- Beni gömün

- Beni gömün, diye peş peşe yalvarıyordum.

-

En sonunda tamamen kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yoğun bakım odasında buldum. Odada dört yatak ve iki sandalye vardı. Hepsi doluydu. Ameliyatın yorgunluğundan tüm doktorlar birine kıvrılmıştı. Biraz kıpırdamak istedim. Ne yazık ki, iki kolumdaki kan torbaları ve serum şişeleri buna engel oldu, bir de yetmemiş olacak ki boyun

damarlarımda bile serum torbası bağlıydı. Acı içinde kıvranıyordum, ağrım kesilsin diye uyuşturucu iğne istedim. Hemen bir ağrı kesici yapıldı.


Doktorlarımdan biri;

- Ulan ne çok uğraştırdın bizi, senin yüzünden eve gidemedik, hanım bizi

evden kovacak, diye takıldı ve;

- Allah’tan ki çok sağlam bünyen varmış, sporcu olmasan ve bu kadar

kuvvetli olmasan seni kurtaramazdık dedi,

Diğeri ise bir gece önceyi bana hatırlatırken;

- Ben öldüm mü?, Ben öldüm mü?, Beni gömün, diye şakalar yapıp bana

takılıyordu.


Gözlerimi oda içinde dolaştırırken hemşiremi gördüm, sevinçten ağlıyordu. Hemen bir gün öncesini anımsadım. Ameliyatımda ağlayan ve doktorlara bağıran o melek, şimdi de sevinçten ağlıyordu. Ve kendisini o gün bir kardeş kabul ettim, ailem bu durumu öğrendiğinde onu benden fazla sahiplenmişlerdi.


GATA’da gerçekten çok acı günlerim ve bir o kadar da güzel günlerim oldu. Daha sonraki yaşantımda da devam ettireceğim dostluklarımın temeli burada atıldı. Kısa zaman içinde çok sevilmiş, gazilerin sözcülerinden biri oluvermiştim. Haklı olduğumuz her konuda terör estirip, bazı art niyetli insanların ve görevini yapmayan hastane personelinin kuyruğuna bastıkça sevgi kadar, bazı gazi düşmanı personelin de nefretini topluyordum.


Haklı olduğum hiçbir konuda taviz vermiyordum. Buna rağmen benim bu davranışlarım ve hak arayışlarım Genel Kurmaydaki ve GATA’daki bazı komutanlarımın takdirini toplamıştı.

Bu arada plastik cerrahi ve ortopedi kliniğinde uzunca bir tedavi gördüm. Toplam 23 ameliyat oldum. Şu an TSK Rehabilitasyon ve Bakım Merkezinde tedavi görmekteyim. EskişehirAnadolu Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdim.


Rehabilitasyon merkezinde yattığım süre içerisinde belki de dünyanın en tatlı ve yardımsever insanıyla tanıştım. Bir gazi olarak tanışmaktan mutlu olduğum bu insan, bana ve tüm gazi arkadaşlarıma yerinde annelik yerinde ise bir öğretmenlik yaptı. Yardımseverliği ve şefkati ile bizleri hayata bağlayıp, birçok yönden kendimizi geliştirmemizi sağladı. Kimi arkadaşımızı evlendirdi, kiminin bir iş sahibi olmasını, kiminin de ev sahibi olmasını sağladı.

Bu kişi manevi annem namı değer GATA ANA Bilge KEÇECİGİL’di. Kendisi ile tanıştıktan sonra yönlendirmeleri ile birçok branşta spor yapmaya başladım. Şu anda TSK Karagücü takımlarında spor yapıyorum, halterde ve okçuluk sporunda birçok derece sahibiyim. Engelli

Milli takımına çağırıldım, Türkiye şampiyonu ve Milli Takım sporcusuyum. Hastanede yatarken Edebiyat Camiasına girdim. Bu camiaya girdikten sonra, bir şiir antolojisinde şiirlerim yayımlandı. 2 tane kitap çıkardım ve 3.ncüsü yolda. Yaşama hiçbir zaman küsmedim, her şeye rağmen hayat devam etmekte ve ben süregelen bu yaşam savaşında

mücadele etmekteyim. Bunda da başarılı olduğuma inanıyorum.


“Bizler vatanın ve milletin bölünmezliği için Güneydoğu’da canımızı feda edip, kan akıtırken; basının özellikle “AYDIN diye geçinen karanlığın ve bir kısım siyasetçilerin” bizlere yeterince destek olmaması ve üstlerine düşen görevi ifa etmemesinin, orada görev yapan askerleri, gazileri ve şehit ailelerini çok üzdüğü kanaatindeyim.


Bir temennimiz de verilen Gazilik ve şehitlik haklarının diğer ülkelerin standardına çıkarılıp gereken kurumlarca sıkı bir şekilde takip edilmesidir. En önemlisi Güneydoğu’da eğitimsizlik ve ekonomik sorunlar yüzünden dış mihraklar tarafından kandırılan halka hizmet götürülüp bu insanlar kazanılmalıdır. Önemli bir husus da, bölgede askerlik yapmış ruhen ve bedenen yaralanan insanların her türlü sorunlarıyla ilgilenilmesi ve eğer gerekiyorsa psikolojik tedavilerinin yapılarak topluma kazandırılmasıdır. Orada görev yapmaktan hiçbir zaman pişman olmadım, tekrar göreve dönsem yine Güneydoğu’da askerlik yapmak isterdim. Gerçek dostluğu orada anladım.


Devlet içinde en çok güvendiğim birim; Türk Silahlı Kuvvetleridir, Gazi bir personeli olmaktan mutluluk ve gurur duyuyorum.


Olay Tarihi: 30 Temmuz 1996. Savaş YÜCEL


NOT: BİZ KINALI BACAKSIZLAR KİTABINDAN ALINTIDIR…

 
 
 

Yorumlar


İLETİŞİM

Tel: 0537 777 83 05 | dolunaydergi@gmail.com

Haber, Etkinlik ve Daha Fazlası için Üye olun!

Bizi takip edin:

  • Youtube
  • Black Facebook Icon
  • Instagram

© 2025 Dolunay Dergi Topluluğu

bottom of page